DIŞ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DIŞ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2010 Salı

Metin Oktay



Metin Oktay ve Üç Büyükler 
Fenerbahçe'nin Teklifi
Fenerbahçe'nin yaptığı teklife verdiği mütevazı cevap Metin Oktay'ı efsaneleştiren, taraftarca özlenen futbolcu duruşunun en net örneklerindendir. Kendisine Fenerbahçe tarafından götürülen teklif futbol tarihinde dilden dile anlatılır:
Metin Oktay, Fenerbahçeli Şükrü'nün düğününe gider. Meşhur zenginlerden gümrük komisyoncusu ve Lefter ile akrabalığı bulunduğu söylenen, zamanın Fenerbahçeli ikinci başkanı Müslim Bağcılar düğüne yalnız başına gelen Metin Oktay'ın önüne boş bir mukavele koyar ve "Şunu imzala, sana servetimin yarısını vereyim" der. Metin'in cevabı kısa olur: "Sağ ol baba. Ama bizi sevenlere ihanet etmeyelim!.."
Metin bu transfer teklifiyle ilgili olarak sonradan şöyle diyecektir:
"Fenerbahçe 20 bin, Adalet bir yıl için 10 bin lira transfer ücreti teklif ederken, ben Galatasaray ile yıllığına 8 bin liraya anlaşma yaptığım gün mutluluktan uçuyordum..."
Galatasaray Sevgisi
"Eşim ve ailesinin sürekli baskısındaydım. Evliliğimin ilk günlerinde topu bırak diye diretmişlerdi. Gülüp geçmiştim bu komik sözlere. Ben nasıl aç susuz yaşardım ki? Futbol benim dünyamdı. Topu bırak emri yerine gelmeyince bu defa daha komedi bir teklifle karşılaştım. 'Galatasaray'ı bırak İzmir'e dön' diye diretiyorlardı.
Galatasaray'ı bırakacağım ha? Allah korusun! Allah yazdıysa bozsun! Galatasaray benim dünyam, Galatasaray benim yuvam. Nasıl bırakırım Galatasaray'ı? Evet, İzmir'i eşim kadar severim, ama benim bir de sevdiğim Galatasaray’ım var.
O aralar bizim Rusya seyahatimiz vardı. Eşim Oya, kafasındaki acı planı İzmir'de uygulamaya koymuş. Benim adımı ve imzamı kullanarak Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'ne bir mektup götürmüş. Gazetecilere de Metin Galatasaray'da satışa çıkarılmasını istedi demiş...
Aman yarabbi... Böylesi görülmüş şey değildi. İzmir Bölge Müdürü mektubu almış, peki efendim diyerek mektubu hemen Ankara'ya yollamış.
Bu mektubu ciddi zanneden Galatasaraylıları bir telaş almış. Ben Rusya'da iken bir yardım kampanyası açılmış. Amaç para toplayıp benim Galatasaray'da kalmamı sağlamak. Bunu duyunca Oya, İzmir'den feryadı basmış: 'Metin 500 bin liraya bile Galatasaray'da kalmayacak.'
Haber bana ulaştırılınca, gazetecilere bir açıklama yapmak zorunda kaldım ve şu mesajı ilettim: 'Galatasaray'da kalmaya ailece karar vereceğiz. İzmir'i, eşim Oya kadar severim ama benim bir de yürekten bağlandığım Galatasaray’ım var.'
Ama Oya, Topağacı'ndaki evi boşaltıp eşyaları İzmir'e götürmüş. Olacak iş mi? O eşyaların birçoğunu evlenirken Galatasaraylı taraftarlar hediye etmişlerdi. Ne derdim Galatasaraylı taraftarlara ben? Rusya'da artık daralmaya başlamıştım. Nihayet Yeşilköy'e inmiştik. Ama gözlerime inanamıyordum, İzmirsporlu yöneticiler beni kaçırmaya gelmişlerdi hem de bavul dolusu para ile. Ama Galatasaraylılar da korumaya.
Meğer biz Rusya'dayken kamuoyu ikiye bölünmüş: Oya mı kazanacak, ben mi? Ben Galatasaray'ı seviyordum ve elbette benim dediğim olacaktı. Rüçhan Atlı'nın otomobiline bindim. Önce bizim eve gittik. Kayınvalidem 'Buraya Galatasaraylılar giremez' deyip kapıyı Rüçhan Ağabey'in yüzüne kapamıştı. Hava elektriklenmiş, eşimle tartışmış, yüzüklerimizi atmıştık.
Bir basın toplantısı düzenleyerek 'Ben parayı Galatasaray'a tercih etmem' diyor ve Galatasaray'da kalıyordum. Avukatım Süha Özgermi, Karşıyaka Adliyesi'ndeki üçüncü celsede boşanma işini bitirmişti bile..." (Metin Oktay'ın kendi kaleminden.)
Beşiktaş Sırrı
Vala Somali, Metin Oktay'ın kendisine yaptığı bir itirafı şöyle anlatıyor:
"Ölümünden az bir zaman önce, 'Ya Metinciğim Galatasaray'a sembol oldun ama sen Beşiktaşlıydın. Yine de içinde bir sevgi var mı, Beşiktaş'a karşı' diye sordum. O da bana 'Ya Valacığım ilk göz ağnsı unutulur mu?' dedi." (Kenan Başaran, Referans gazetesi, 23 Haziran 2007.)

Kaynak:Tarkan Kaynar-Futbolun Bukalemunları

Fotonun daha büyük halini -1734*4619 (17.5 Mb)-


8 Haziran 2010 Salı

Hamdi Serpil Tüzün:"Futbolda Değişim Hızı"


Beşiktaş özkaynak düzeninin başındayken kaleme aldığı bir yazı...


Yirmi birinci yüzyıla çeyrek kala, her şey inanılmaz bir hızla değişmekte.
Daha dün top oynadığımız arsada, bugün, dibi görünmeyen temel çukuru, yarın ise bir gökdelen.
Wembley'de oynanan bir Kral Kupası maçını, aynı anda evimizde izleyebilmek, otuz yıl önce hayal öte-si bir durumdu. Bugün ise, bize televizyonun düğmesi kadar yakın ve gerçek.
TV'den transistora, uzaydaki uydulardan, maçlardaki ilginç durumların anında tekrar izlenmesini sağlayan ışıklı skorboardlara kadar teknolojinin tüm ürünleri yaşamımızı her alanda etkiliyor.
Ancak, değişimin hızı içeriğinden daha önemli. Bilim adamı C. P. Snow’a gôre “Değişimin hızı öylesine arttı ki, hayal gücümüz bile ona yetişemiyor”.
Ekonomist K. Boulding ise gerçeği daha çarpıcı biçimde vurguluyor: “Doğduğum günden bugüne kadar olup bitenler, doğumuma kadar olup bitenlere neredeyse eşittir”.
Kilometre Taşları
Biz yine işimize dönelim. Futboldaki gelişimi 1860’lardan başlayarak inceleyelim. 1863'te ilk futbol federasyonunun kuruluşu —1870’de elle oynamanın yasaklanışı— 1872’de ilk milli maç ve 1925'de ofsayt kuralının değişmesi ile futbol tarihinde bir dönüm noktası: H. Chapman'ın Arsenal’da uyguladığı WM düzeni.
Bu sistem uzun yıllar üstünlüğünü sürdürecektir. Ancak 1953-54 yıllarında Macar milli takımının uyguladığı “Geri Santrafor”(4-2-4) sistemi WM'i silecektir. Macarlar, Brezilya’dan daha önce, 4—2—4’ü başarı ile kullanmışlardır.
Bununla beraber, 4-2-4'de uzun ömürlü olmayacaktır. İngiliz futbolu, 1966'da doruğuna ulaşan 4-3 -3 uygulaması ile yine bir dönüm noktasının kahramanı olacaktır.
Bu sistem 1970'e doğru 4-4-2'ye dönüşecektir. 1973 - 74'Ierdeki Ajax, Total Futbol anlayaşı ile fut-bola yeni bir boyut kazandıracaktır.
Önemle vurgulamaya çalıştığımız konu, şu veya bu sistemin üstün tarafı, yani, değişimin içeriği değildir. Değişimin hızıdır. WM 1925 - 53 arası 28 yıl üstünlüğünü sürdürmüştür. 4-2-4 sistemi 8-10 yıl,
4-3-3 ise 5-6 yıl dayanabilmiştir. 3-4 yıl uygulanan 4-4-2, Total Futbol anlayışı ile yıkılmıştır. Ancak, son bir iki yıldır, bazı cesaretli antrenörler Total Futbol anlayışı da aşan denemeleri başarıyla yapıyorlar.
28... 10... 6... 4 ve 3...
İşte futbol anlayışındaki değişim hızı...
Ve Türkiye
Acaba Türkiye bu baş döndürücü yarışın neresinde? Ne orasında, ne burasında... Kesinlikle içinde değil...
Kopyacılık, hiçbir zaman bizi çağdaş futbola yetiştirmeyecek. Bugün oyun düzenlerini kopya etmeye çalıştığımız ülkeler, artik onlara benzediğimizi sandığımız sırada, futbolu çok daha değişik oynuyor olacaklar.
Amaç, çağdaş futbolu oynayabilmek ise, yapılacak iş şudur:
— Geleceğin futbolu en az 10 yıllık bir açı altında düşünülmeli, araştırmalı, incelemeli,
— Varılan sonuçlara ve Türk gencine uygun olarak belirlenen futbol anlayışı bugünün gençlerine öğretilmeli ki onlar 7-8 yıl sonrasının futbolcularıdır.
Aksi halde, kısır döngü sürüp gidecek. Şimdiye kadar olduğu gibi...

21 Mayıs 2010 Cuma

Kara Kavukta Beyaz Çubuklar



3. Bölüm Beşiktaş

Beşiktaş semtinin adı da Barbaros'tan bu yana biliniyor. Hızır Reis'in seferden dönen gemilerini bağladığı, Dolmabahçe-Ortaköy arasındaki, pa­lamar babası olarak diktirdiği taşlann beş tanesinin, çok heybetli olduğundan "beştaş"tan ya da bu baba taşlarının halatı kurtarmasın diye uçla­rının çıkıntılı beşik biçiminde yapılmasından dolayı "beşiktaşları"ndan geldiği bilinmektedir. Beşiktaş yöresinin karakullukçuluk hizmeti de (ta­bii ilerde tulumbacı takımına dönüşecek) Tophane'ye de adını veren, top dökümhanecileri neferinden, topçu denizcilere ve "humbaracı"lara veril­mişti. Humbaracılar, leventler gibi giyinir, ancak başlanna soba borusuna benzer silindir biçimli bir kavuk kondururlardı. Döneme ait gravürlerde gayet net görünür, bu simsiyah kavuğun yanlarında, yukarıdan aşağıya bembeyaz bir şerit bulunurdu. Biraz eski olanlar anımsarlar, Beşiktaş'ın ilk ve geleneksel forması siyah beyaz kalın çubukludur. Galatasaray'ın ise, çatal kalyoncu bayrağı gibi iki parçalı. Yine söyleniyor mu bilmem, es­kiden rakip taraftarlar Beşiktaş'a "Arabacı Beşiktaş" diye takılmak­taydılar. Bunun tarihi kökeni çok bellidir, ama aslı arabacı değil "hum-baracı" olmalıdır şüphesiz.

Burçay Anger-Tuhaf Şeylerin Kökeni

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Sarı Mintana-Lacivert Yelek



2. bölüm Fenerbahçe

Fenerbahçe ise adını, herkesin bildiği gibi, Kalamış'taki deniz fenerinin yanındaki güzel, fener bahçesinden almış. Osmanlı dönemin de, İstanbul'daki, hatta Ege kıyılarındaki hemen bütün deniz fenerleri­ni yine yeniçeriler teşkilatına bağlı kalyoncu leventleri yakıyor ve ko­ruyordu. Mükemmel denizci olan bu insanlar, Türklerden çok önceden beri, belki de antik çağlardan beri, atalarından kalan bu fenercilik işi­ni yapmaktaydılar. Bunlar da kalyoncuydu, ancak Rumdurlar. Bu ne­denle, zamanın âdeti üzre, sarı mintan üzerine kırmızı değil, lacivert camadan yelek ve başlarına da yine sarı lacivert ibrişim işlemeli kü­lah giyerlerdi. Yeniçerilik kalktıktan sonra bile fenerciliği taaaa Cum­huriyete kadar, bu Kadıköylü yerli Rumlar yapmışlardır. Aralarında gayet delifişek tipler çıkmıştır ve kuşkusuz çok namlı bir tulumba ekipleri vardır. Tabii biz burada renklerin kökeninden söz ettik. Futbol takımının bununla bir ilgisi yok, hatta işgal İstanbul'unda son derece "ulusalcı bir onur" taşıdıkları da herkesçe bilinen bir gerçektir.


Burçay Anger-Tuhaf Şeylerin Kökeni

18 Mayıs 2010 Salı

Sarı Mintana-Kırmızı Yelek

Doğru veya değil ama eğlenceli. Bir belgesel izlerken fark ettiğim benzerlik için 3 kulübün tarihlerini koyuyorum yarın ekleyeceğim video bir şeyin kökenini açıklayacak!

Galata semtindeki, ilk kez Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı, saray gibi güzel olduğundan Galata Sarayı ve ta bugüne kadar şöyle veya böyle, ama her daim bir okul, bir ilim irfan yuvası olmuş binadan gelen adının, Galatlarla ne ilgisi var peki canıma, hiç girmeyelim iş çok uzar. Ama bir Beyoğlu sokağına girebiliriz, taa Cezayirli Hasan Pa­şa döneminden bugünlere kalan "Kalyoncu Kulluğu Sokağı"na... Efen­dim bir kere herkesin zannettiği gibi Osmanlı ordusunun büyük çoğunluğu veya vurucu gücü devşirme olan yeniçeriler değildi. Onlar sadece ordunun altıda biridir ve padişahın yanında sadece birkaç sefere katılmışlardır. Asıl işleri muhafızlık ve istihkâm sınıfı işleridir. Ayrıca şehir içlerinde sürekli ikamet ettiklerinden, kurulduklarından bu yana "polislik" yani yasa koruma, kollama görevini de yapmışlardır. Karakol sözü de dilimize bu­radan geliyor, "kara kul"dan. Yakaladıklarında dayak atarak, adamın dün­yasını karartmalarından dolayı, bunlara karakullukçu denirdi. Kalyoncular ve Kasımpaşa'daki tersane leventleri de (kalafatçılar) 18. yüzyıl ortala­rında Galata semtindeki bekâr odalarında oturmaya zorunlu tutuldular. Za­bıta görevleri de bunların karakollarına verildi. Her yeniçeri ocağının ve sınıfının hem özel bir arması, hem de iki renkli bir flaması, bayrağı vardı. Rumeli tarafındaki yeniçeri ocaklarının genel bayrağı sarı-kırmızıdır. Yansı sarı, yansı kırmızı bir çatal bayrak! Yani dikdörtgen bayrağın ser­best ucu üçgen şekilde içeri oyuk. Çünkü bayrak havada uçuştukça en çok buradan paralanıyor. Boğaz vapurlannm bayraklanna dikkat ediniz. Yıpranacağına oyuk kalsın. Tarihte ilk bayraklar hep çataldır. Neyse, Ga-lata'ya kök söktüren (1827de 2. Mahmut tarafından kaldınlana kadar) Kalyoncu yeniçerilerinin rengi budur. Aynca savaşçı gemici olarak sefer­lere katılan leventler de, san pamuklu mintan üzerine kırmızı çuha yelek giyer, sarı kırmızı ibrişim kuşak takarlardı. Döneme ait minyatür ve gravürlerde bunu görebiliyoruz.
Tabii Osmanlılarda ilk spor kulübü prototipi, asıl itfayecilik yaklaşımıyla bir tür kros takımı haline dönüşen "tulumbacılık"tı malum bu ekipler, ortada bir yerde yangın çıktığında, açıkça birbirleriyle yarışırlar, rekabet ederlerdi. Ve tabii sandıklan, kuşaklan filan da kendi özel renk leriyle donanmıştır. Galata Kulesi, Bizans'tan bu yana yangın kulesiydi Herhalde çok köklü ve güçlü bir tulumbacı takımı vardı. Galatasaray Ku lübü ilk kurulduğunda rengi san siyahmış sanınm. Ancak pek çok kültür adamı yetiştiren bu camia, kendi mahalli kökenini hemen keşfedip san kırmızı olmaya karar vermişler, kuşkusuz.

Peki ya şu "Cim Bom Bom!" nerden çıkmış, merak eden var mıdır bilmem? Galatasaray, daha yerli futbol takımı yokken 1905'lerde filan neredeyse tam bir Fransız mektebi sayılmasından ötürü olsa gerek ilk maçlarını Pera'nın Levanten gençleriyle ya da İngiliz, İtalyan ticaret denizcileri takımlarıyla yapmıştır Eee, ortada soyluluk, şövalyelik yoktur. Galatasaray'ın arması sadece "G" harfidir ve bir de o dönem Galatasaray öğrencilerine, teneffüslerde bile Fransızca konuşma mecburiyeti vardır. Onlar da takımlarına Fransızca "G" yerine "ji" diye anmaktadırlar. Yine otuz-otuz beş yıl öncesine kadar vardı, Beyoğlu'nda Fransız tipi, ünlü bonbon şekeri satılırdı, satıcının boynuna kayışla asılan düz kare bir tabla içinde. Sadece san kırmızı renkteydi bunlar. Ben bayılırdım, babamın kayışından böyle bir şey yapar evde dolanıp dururdum. İşte Galatasaray sembolü "ji" ve sarı kırmızı şekerden dolayı, hem bu şekerin adı, hem taraftarın sloganı "ji-bon bon"dan dilde dönerek, Cim Bom Bom olmuş. Başka bir izahını bilen varsa konuşsun, yoksa ebediyete kadar sussun...

Burçay Anger-Tuhaf Şeylerin Kökeni

31 Temmuz 2009 Cuma

Haklarını Helal Et Kuper!

Bobby Robson 1990-1992 yılları arasında Hollanda'nın ünlü takımı PSV Eindhoven'ı çalıştırdı, PSV'de başarısız oldu çünkü Hollandalıları anlamayı başaramamıştı.
Başlamadan önce, Robson'ın Hollanda'da başarısız olduğunu belirtmek zorundayım, Kendisi buna katılmayabilir. Ne de olsa PSV'de geçirdiği iki yıl içinde takımı iki kez Hollanda şampiyonu olmuştu. İşte 'anlama' konusundaki ilk hatası da bu zaten. İngiltere'de lig şampiyonluğu, her kulübün elde etmek istediği en önemli ödüldür. Oysa Hollanda'da durum farklıdır. Robson PSV’nin, Hollanda lig şampiyonluğunu olağan bir şey gibi gördüğünü o gelmeden önce de dört yıl içinde üç kez şampiyon olmuşlardı ve onların artık Avrupa'da başarılı olmak istediklerini asla anlayamadı.

1990 Dünya Kupası'nın başlamasından birkaç gün önce İngiltere'deki bol resimli gazetelerden biri, ülkenin ulusal takım menajerinin görevi bırakabileceği haberinin sızması üzerine, “PSV ACEMİ BOBBY’İ ALIYOR!' diye koca bir manşet atmıştı. Hollanda basını da durumdan hoşnut değildi. Profesyonel futbolcular, teknik adamlar ve yöneticiler tarafından okunan ve çok başarılı bir dergi olan Voetbal International’ın (İngiltere'de bir benzerini bilmiyorum) editörü bile. 'Neden Bobby Robson diye yazmıştı: Robson’ı, "Kıta Futbolunu anlayamayacak kadar az taktik dehaya sahip, İngiliz okulunun ürünü tipik bir antrenör" olarak tanımlıyordu.

Hollandahlar'a göre Bobby Robson, dar görüşlü İngilizleri temsil ediyordu. Çok fazla sofistike olmayan uluslararası bir takımı çalıştıran, zaman zaman kumaş bir şapka takan ve sadece tek dil bilen biriydi. (Bir süre Flamanca öğrenmeye çalıştı, ama onda da başarılı olmadı.) Hollanda'ya geldiğinde imajı bir soytarınınkinden farksızdı. Orada kaldığı sürece bunu değiştirmesi de mümkün olmadı.
PSVde, çoğu Hollandalı'nın artık hiçbir şey beklemediği bir futbolcu grubuyla karşılaştı. Bir sezon önce takımda gruplaşmalar başlamış ve futbolcular neredeyse birbirleriyle konuşmaz hale gelmişlerdi. Robson’dan önceki antrenörün işini kaybetmesinin nedeni de buydu. PSV Genel Menajeri Kees Ploegsma, oyuncuları susturacak bir antrenör arıyordu. En akla yatkın tercih de bir Britanyalı olacaktı.
İngilizler’e ait bu sporun bazı kuralları vardı. Eğer bir oyuncu verilen taktiğe karışırsa, "futbolun itibarını zedelemiş' olurdu. Antrenörüyle tartışırsa, başka bir kulübe satılırdı. Asla sırası gelmeden konuşmaz, sadece emekli olur ve parası suyunu çekerse, anılarını The Sun gazetesine satardı. Alex Ferguson, Ryan Giggs'in gazetecilerle konuşmasına izin vermedi ve Manchester Unitedlı futbolcular genelde en çok beş söyleşi yaparlardı Brian Clough, Des Walker ve Stuart Pearce gibi futbolcuları öylesine korkutmuştu ki, bu yıldızlar basınla hiç konuşmazlardı. Bir İngiliz oyuncu, üstlerine itaat ederdi, çünkü o bir askerdi. Hollandalı Ray Atteveld, Everton tarafından denenmek üzere İngiltere'ye gelmeden önce, eski Nottingham Forest ve Tottenhamlı John Metgod’a telefon etmiş ve kendisine tavsiyede bulunmasını istemişti. Metgod da onu kırmamıştı: "Saçını kestir: takım elbise giy ve idmanda sürekli olarak bağır." Everton, Atteveld'i transfer etti!
Bunun aksine, Hollanda'ya gelen yabancıların hepsi ayni keşifte bulunuyordu: "Antrenör o kadar fazla şey söylemez. Konuşan hep futbolcular." Bu sözleri söyleyen, Roda Kerkrade'de oynamak üzere Hollanda'ya gelen ve gördüklerinden ötürü büyük bir şaşkınlık yaşayan, Nijeryalı Ajah Wilson Ogechukwu’ydu. Hollandalı oyuncular konuşmayı severler ve futbol dergilerindeki söyleşileri dört sayfayı bulur. Ülke dışına çıkan Hollandalılar gittikleri yerlerde de konuşmayı sürdürürler, hem de anadillerinde. Antrenörlere taktik ve takım kurulması konularında önerilerde bulunurlar. Milan teknik direktörü Arrigo Sacchi, Ruud Gullit, Frank Rijkaard ve Marco van Basten'in kendisine “yeni fikirler ve görüşler' verdiklerini, 'geleneksel İtalyan düşüncesi ve oyun tarzından çok farklı olan yeni bir futbol tarzının tamamen onlardan kaynaklandığını söylemişti.“(Daha sonra Van Basten, Milan'ın daha da farklı bir tarzda futbol oynaması gerektiğini söyleyince, Sacchi ayrılmak zorunda kalmıştı.) Ama genelde Hollandalılar'ın fikirleri istenmiyordu. John van't Schip, Genoa'ya gelir gelmez antrenörüyle taktik konusunda tartışmaya başlayınca, beş hafta süreyle kadro dışı bırakılmıştı.

Aberdeen'de dört yıl kalan Hans Gillhaus. “Ben kendi fikirlerini söylemekle ün yapan biriyim, ama Britanya’da bundan hoşlanmıyorlar", demişti_ "Orada futbolcu olarak sen sadece bir sırt numarasısın ve sadece patronun söylediklerini yaparsın. Evet, orada antrenöre böyle hitap ediliyor: 'Patron.' Devre arasında veya maçtan sonra antrenörün birkaç oyuncuya küfretmesi adet olmuş. Oyuncuların çoğu buna itiraz etmiyor. Hollandalılar buna direndiği zaman da kavga çıkıyor."
Bütün Hollandalılar'ın en iyisi (ve en inatçısı) olan Johan Cruyff durumu, "Biz Hollandalılar inatçıyız" diye özetlemişti. “Hatta dünyanın öbür ucuna gitsek bile, insanlara nasıl davranmaları gerektiğini söyleriz. Bu açıdan bakıldığında, çok sevimsiz bir ulusuz.”

Belki sevimsiz, ama başarılı. Hollanda futbolu işe yarıyor. Oyuncuların kendileri adına düşünmelerine izin verilirse bütün maçları kazanıyorlar. Son 20 yıl boyunca küçük ülkelerin hiçbiri (büyüklerden de Almanya, Brezilya ve Arjantin dışındakiler) Hollanda kadar çok maç kazanamadı. Hiçbiri onlar kadar mükemmel futbol oynamadı. Bunun en önemli nedeni, Hollanclalılar'ın çok konuşmaları sayesinde futbolu, şu anda oynadıkları gibi oynamaları. Bir oyuncu takımdaki rolünü çok iyi anlamalıdır. Önünde oynayan adamın ne zaman yardımına gideceğini, ne zaman onun yerini alacağını, kendi adamını ne zaman bırakıp topu kovalayacağını bilmek zorundadır. İngiliz futbolcular çocukluklarından beri, İngiliz oyun tarzı olan 4-4-2'yi uygularlar ve bu yüzden de bu sistem hakkında öğrenecekleri pek az şey vardır.
Örneğin 20 yaşına gelen bir İngiliz savunma oyuncusu, rakip takım diğer kanattan hücuma kalktığı zaman, savunmanın ortasında oynayan arkadaşının yerini alması gerektiğini bilir. Sistem çok basittir. Top ayağına gelince, onu rakip savunma arkasındaki boşluğa atacaktır. Eğer rakip pres yapıyorsa ve çok sıkışmışsa rahatlıkla taca ela atabilir. Eğer bir futbolcudan başka bir oyun tarzında oynaması ya da daha zor şeyler yapması istenirse —örneğin topu mutlaka kendi takımında tutması gibi—, onun yeniden bir şeyler öğrenmesi gerekir. Yeni sisteme uygun top oynayarak çok şey öğrenebilir, ama bu kadarı yetmez. Genoa'yı çalıştıran antrenörlerden biri, takıma Ajax gibi total futbol oynatmaya çalışmış ama becerememişti. Van’t Schip şöyle diyordu: "Ajax'ın sistemini uygulamak için önce onu anlamanız ve özellikle de sistem hakkında sürekli konuşmanız gerekir_"
Çok konuşmanın en büyük sakıncası, kişilik uyuşmazlığının ortaya çıkmasıdır. Hollanda 1990'da Dünya Kupası’nı rahatlıkla kazanabilirdi, ama oyuncular kavga etmeyi tercih ettiler. Robson'ın devraldığı PSV takımı da kavgalar yüzünden bölünmüştü: Wim Kieft, Gerald Vanenburg’la, Romairo ise bütün takımla kavgalıydı.
Bütün bunlar Robson için çok yeniydi. İngiliz sisteminde futbolculara tartışma fırsatı hemen hemen hiç verilmez, en ufak bir görüş ayrılığı yoktur. Bu yüzden de dünyadaki en iyi takım- ruhu burada bulunur. 1990 Dünya Kupası'na katılan İngiliz takımı, Robson'ı stoper kullanması konusunda ikna etmiş gibiydi ama bu bile, güçlü Hollanda takımıyla başa çıkmaya yetmiyordu. Teknik direktör Thijs Libregts'in takımı Dünya Kupası'na götürmesine, kadrodakiler tarafından itiraz edilmiş ve zavallı teknik adam hemen kovulmuştu. Diğer ülkelerle aradaki fark, Hollanda işçi sınıfının kültür yapısından kaynaklanıyordu. Hollanda işçi sınıfı tartışmaya çok değer verir. Hepsi Kalvinisttir (hatta Katolik Hollandalılarda bile güçlü Kalvinist özellikler görülür). Calvin inananlara, rahiplere aldırmamalarını, İncil’i kendi kendilerine okumalarını önermişti. Bu yüzden 20 yaşındaki bir Hollandalı futbolcu, kendisinin de gerçeği, antrenörü kadar bilmesi gerektiğini düşünür. İngiliz bakış açısına göre antrenör, antrenördür. Futbolculardan yaşlıdır, tecrübelidir, öyleyse o haklıdır. Bu nedenle Robson, soru yağmuruna tutulduğu zaman, hemen kendi sicilinden ve bu spora kaç yılını verdiğinden söz etmeye başlar.
Bobby Robson, PSV’de 18 ay geçirdikten sonra World Soccer'a, "Buradaki oyuncular taktik konusuyla, nasıl oynadığımız ve ne tür değişiklikler yapabileceğimizle çok daha fazla ilgileniyorlar", demişti. Eindhoven'da kaldığı sürece zamanının büyük bir bölümünü, takımın İngilizlere özgü 4-4-2 sistemiyle oynamasının mı, yoksa oynamamasının mı daha iyi olacağına karar vermeye çalışarak geçirdi ve oyuncular bu tartışmaya balıklama daldılar. Robson’ın davranışını sadece stoper Gica Popescu haklı buluyordu: "Bence futbolcular futbol oynamalı, bunun dışında çenelerini kapamalıdırlar. (Antrenör konuşmalı, biz dinlemeliyiz," Küçük bir ayrıntı: Popescu, Çavuşesku’nun Romanyası'nda büyümüştü.
Robson Voetbal Internatiol’a şöyle demişti: 'Profesyonel bir İngiliz futbolcu, antrenörünün söylediklerini kabul eder. Oysa burada her maçtan sonra yedek oyuncular ziyaretime geliyorlar." John Bosman'ı Montpellier maçında oynatmayınca, Bosman bunu neden yaptığını sormuş, ama Robson sadece, "Futbolcular, ancak antrenör oldukları zaman yedekliğin ne demek olduğunu anlayabilirler", dernekle yetinmiş. Hollandalı futbolcular akla yatkın nedenler talep ederler. İngilizler her zaman ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar, ama Hollandalılar çalıştırıcıyla görüş ayrılığına düşünce, tıpkı 1990 Dünya Kupası'nda yaptıkları gibi somurturlar.
Robson en iyi, PSVnin en “İngiliz” futbolcularıyla anlaşıyordu: Hırslı genç Twan Scheepers ve güçlü fiziğiyle stoper Stan Valckx. Daha sonra Sporting Lizbon'a giderken Valckx'i de yanında götürmüş, hatta Portekizce konuşabilme konusundaki inanılmaz yeteneksizliğine karşın onu takım kaptanı bile yapmıştı. Robson, Scheepers için şöyle diyordu: "Çok güçlü, çok iyi koşuyor, adam markajında çok başarılı ve futbol oynama isteği var. Bunu gözlerinden anlıyorsunuz," Robson, bir futbolcuda ancak bu nitelikleri gördüğü zaman mutlu oluyordu.
Genelde, futbolun tüm özelliklerini, iki ayrı alanın birinden aldığına inanılır; ya sanattan ya da savaştan. Brezilya futboluna `samba ritmi' hakimdir, İngilizlerse 'savaşçı bir ruha' sahiptirler. Robson futbolu her zaman savaşla kıyaslar. Kendisiyle aynı soyadını taşıyan (yalnızca benzerlik) ve İngiltere Ulusal Takımı'nın yıllarca kaptanlığını yapan Bryan Robson için, Herkes Bitkindi (All Played Out) kitabının yazarı Kete Davies'e söylediklerine de değinmeden geçemeyeceğim: 'Takımı en derin sipere bile soksan, dışarı ilk önce onun çıkacağından emin olabilirsin... Hiç düşünmez. Başını çıkaracak olursa alnının ortasına kurşunu yiyeceğini aklına bile getirmez. Aksine, herkese siperden çıkmasını söyler." İsveç'le yapılan bir maçta başı yarılan Terry Butcher'ın, başını sardırarak oyuna devam etmesi Robson'ı çok memnun etmişti. Doktor maçın devre arasında Butcher'ın başına dikiş atarken, o da takımdaki diğer oyunculara, “Kaptanınızın yüzünü kara çıkarmayın!" demişti. Bu olay boyalı basının da çok hoşuna gitmişti: 'SEN KANLI BİR KAHRAMANSlN KAPTAN', Başı yarıldığı halde maça, sadece bir İngiliz futbolcunun devam edeceği inancı hakimdi. Bu doğru olabilir. Hollanda takım doktoru Frits Kessel bu konuyu şöyle açıklıyor: “Asker futbolcuların” acıya, çok becerikli ve bedensel-zihinsel koordinasyona çok daha fazla bağımlı olan süper futbolculardan daha fazla dayanabilirler. Örneğin Marco van Basten'in en ufak bir acıya bile tahammülü yoktur. Eğer herhangi bir sorunu varsa, ondan artık hiçbir şey bekleyemezsiniz. Bunu kendisi de kabul ediyor." İngilizlerin çoğu `asker futbolcu' oldukları için, kafaları kırılsa hile maça devam edebilirler. Robson gibi antrenörler onların bu yiğitliklerine hayrandırlar ve hep bu tür oyuncuları seçerler. Robson'ın İngiliz meslektaşları savaştan, ona oranla biraz daha az söz ederler. 1993'te ABD, İngiltere'yi yendiği zaman takımı Robson'dan devralan Graham Taylor basına, "Bir savaştayız değil mi? Bu savaşta hepimiz omuz omuza vereceğiz", demişti. Doğal olarak Taylor, David Batty ve Chris Waddle'ı seçmeye daha eğilimliydi. Robson'ın, Gazza’yı ulusal takımda oynatmaya istekli olmadığı günlerde söylediği bir şey vardı: "Mutlak şekilde güvenilir biri olmak zorundasınız." Askerlere güvenilir, ama artistlere asla!

PSVli oyuncular hiç durmadan Robson'ın antrenman yöntemlerinden şikayet ediyorlardı. Robson, daha çok koşmaya ve saha içi hareketlerinin tekrarına dayanan “işlevsel antrenmanın” yararlı olduğuna inanıyordu. Bir orta alan oyuncusu topu ileriye atar, bir savunma oyuncusu kanattan hücuma katılarak bu topu alır ve ceza sahasına orta yapar, santrfor da bu ortayı kafayla gole çevirmeye çalışırdı, Fakat bu idman sırasında oyuncuların karşısında rakip olmazdı. İşlevsel antrenman mantıklı olabilirdi belki, ama oyuncular Robson'a daha ilk günden başlayarak kuşkuyla baktıkları için bu idman tarzına gülüyorlardı. Johan Cruyff da Ajax'ı çalışırken futbolculara yeni şeyler yaptırırdı -nasıl nefes alacaklarını öğrenmeleri için sahaya bir operacı getirmişti—, ama Cruyff insanda saygı uyandıran biriydi. PSVde bir yıl süreyle yardımcılığını yapan Danimarkalı Frank Arnesen büyük bir öfkeyle, “Robson’la bir sezon boyunca alay edildi", demişti "Geçmişine bakıldığında, kariyeri onun kadar başarılı olan bir antrenör daha dünyada yoktur. Bu tam Hollandalılara özgü bir davranış. Hollanda inanılmaz derecede hoşgörülü bir ülkedir, ama Hollandalıları başkalarına saygı duyduklarını söylemek mümkün değil”.

Futbolcular ayrıca, Robson'ın idmanlarının çok hafif olduğunu düşünüyorlardı. İngiliz takımları genelde haftada üç maç yaparlar ve bu yüzden birkaç hafif idman onlara yeter de artar bile. Pete Davies kendisine, bu nedenle İngiliz futbolcuların, Rijkaard'ın sahip olduğu becerileri öğrenme şanslarının daha az olduğunu söyleyince. Robson bu görüşe katılmıştı. Yine de idmanların önemli olduğu Hollanda'da her zamanki yöntemlerini degiştirrneye yanaşmamıştı. Bu durum, PSV’ deki ilk sezonunda neredeyse bir felakete neden olacaktı. Sezonun bitmesine iki maç kalmıştı ve PSV'yle Ajax şampiyonluk yarışını omuz omuza sürdürüyorlardı. PSV'nin sondan bir önceki maçı çok zordu, FC Groningen deplasmanına gideceklerdi. Robson, futbolcularının dinlenmeleri gerektiğine karar verdi ve onları birkaç günlüğüne İsrail'e, deniz kıyısında tatil yapmaya götürdü. Takım geri döndüğünde bütün oyuncular dinlenmiş ve bronzlaşmıştı, ama Groningen maçını 4-1 kaybettiler. Robson'ın savunması her zamanki gibiydi: "Ipswich’i çalıştırırken bunu sık sık yapardık ve futbolcular buna bayılırlardı." Neyse ki aynı gün Ajax, hiç beklenmedik bir şekilde alt sıralardaki SVV’ye yenildi de, Robson kellesini kurtardı. PSV'nin şampiyon olması bile, oyuncularda antrenörlerine karşı bir saygı uyandırmamıştı. Son maçtan sonra şampiyonluğu kutlarken, futbolcular menajer Ploegsma'yı havuza attıkları halde, Robson'a ellerini bile sürmediler.

Robson, Hollanda basınını biraz daha iyi anlamış olsaydı, belki onlar onun tarafını tutabilirlerdi. Hollanda’ya ilk geldiği günlerde, gazetecileri etkilememe konusunda kesin kararlıydı. Sekiz yıl boyunca İngiltere Ulusal Takımını çalıştırması ona bazı alışkanlıklar kazandırmıştı. Örneğin PSV’ deki ilk aylarında futbol hakkında kendisine yöneltilen soruları, "Sizi ilgilendirmez', diye yanıtlamıştı. Voetbal Internaional’la yaptığı bir söyleşide bir ara oturduğu koltuktan fırlayarak, söyleşiyi yapan gazeteciye, "Bana bak ahbap, İngiliz antrenörler dünyanın en iyi antrenörleridir", diye bağırmıştı. Maçlardan sonra düzenlediği basın toplantılarında, takım o gün son derece kötü oynamış bile olsa, maçın 'olağanüstü güzellikte' geçtiğini yinelemekten daha öteye gitmeyi hiç başaramadı. Ama zamanla, değişmesi gerektiğini anlamıştı. World Soccer’a yaptığı açıklamada, "Hollandalı gazeteciler, manşet olacak bir haber arayan muhabirlerden çok, futbol yorumcularına benziyorlar. Hepsi kendisini biraz da olsa, antrenör gibi görüyor. Buna uyum sağlamam biraz zaman aldı", demişti.

Yine de Hollandalıların taktiklerine asla tam olarak uyum sağlayamadı. World Soccer muhabirine, "İngiltere'de hemen hemen herkes 4-4-2 oynar. Taktik açısından İngilizler'in sahada ne yapacaklarını kestirmek kolaydır. Ama burada sahaya çıkınca neyle karşılaştığınızı bilmeniz kesinlikle mümkün değil". diye itiraflarda bulunmuştu. "Bazen üzerinize, ortadan hücuma kalkan tek bir geliyorlar, Bazen hiç santrfor kullanmıyorlar, ama kanatlardan hücuma kalkan iki adamları oluyor. Öyle zamanlarda maçın yarısı geçtikten sonra, savunmanın ortasında oynayan ve marke edecek kimseyi bulamayan iki oyuncunuzu nasıl kullanmanız gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Robson, hiçbir zaman kendinden emin değil gibiydi. PSV'ye önce 4-4-2 oynattı, sonra 4-3-3, 3-3-4, 5-2-3 ve yine 4-4-2. Robson'ın PSV'deki ikinci sezonunda, takım henüz hiç yenilgi almamışken, genel menajer Ploegsma, "Takımın oyunu bizi düşündürüyor", demişti. Sonra Robson hastalandı ve yerine Arnesen geçti. O andan itibaren PSV her hafta 4-4-2 düzeniyle oynamaya başladı.
PSV yetkilileri Robson'dan söz ederken kendilerini savunur bir havaya giriyorlardı. Ploegsma Voetbali International’a yaptığı açıklamada, "O sırada piyasada çok fazla seçenek yoktu", demişti. "Kendi kendimize ne aradığımızı sorduk. Bizim için disiplin, deneyim ve saygınlık çok önemli değerlerdi. Sonra kimlerin boşta olduğunu araştırdık." PSV, Robson'a teklif götürmeden önce Franz Beckenbauer ve Dick Advocaat’la görüştü. Ploegsma, "Robson taktik veya buna benzer açılardan PSV'ye uygun muydu derseniz, bilemiyorum", demişti. "O sırada bunu düşünmedik. Önceliklerimiz çok farklıydı."
Robson'ın sözleşmesinin bitmesine aylar vardı, ama Ploegsma Hollandalı gazetecilere, sözleşmeyi yenilemeyecekleri sözünü veriyordu, Hatta Robson’a, PSV'den ayrılmak zorunda kalacağını ilk haber veren de Voetbal International oldu. Hollanda'dan ayrıldıktan sonra dergi onun için 'sevimli Britanyalı' ifadesini kullandı ve PSV Başkanı Jacques Ruts'un sözlerinden alıntı yaparak Robson’ın 'bir yabancı' oluşu nedeniyle Hollanda'da bazı sorunlar yaşadığını belirtti. Ruts bunu şöyle açıklıyordu: "Eğer bir İngiliz, 'Korkarım bu konuda bazı zorluklar var', diyorsa, birçok Hollandalı bu cümleyi, 'Yaparım, ama bu iş çok zor', şeklinde yorumlar. Oysa İngiliz nazik bir şekilde bunun yapılmasına 'kesinlikle' karşı olduğunu söylemeye çalışıyordur. Robson’la takım arasındaki ilişkilerde bu tür sorunlar yaşandığını fark ettim." Bu konudaki son sözü, PSV'nin savunma oyuncularından Berry van Aerle söyledi. Nieuwe Revu'ye verdiği demeç aynen şöyleydi "Robson iyi biri, cidden çok iyi biri, ama iki yıl boyunca bana öğrettiği tek şey İngilizce oldu."

"Football Against the Enemy" WHY BOBBY ROBSON FAILED IN HOLLAND

editör: Barış Tut

Not: Kuper'e karşı nötürüz de bu adamdan alıp alıp kendim yazdım demek niye...

Robson'a güle güle diyoruz. Belki de o bize güle güle diyordur; kim bilir.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Faşizm Üzerine Dersler:Dopolavoro

YAPTIĞIMIZ incelemede, faşizmin çeşitli yığın örgütleri arasında mevcut farkların altını çizdik; ve bu farklara da­yanarak, bu örgütler içindeki çalışmamızda taktiklerimizi, tavrımızı ve uygulanacak biçimleri nasıl saptadı­ğımızı gördük. Bu arada, dışardan olduğu kadar, içerden de çalışmamız gerektiğini belirttik. Önce, bir yığın örgü­tü olmaya doğru giden siyasal örgütü, yani partiyi ele al­dık. Sonra, en tipik örneği Genç Faşistler olan askerlik ve propaganda örgütlerinden söz ettik, ve yığın karakterleri zorlayıcı olduğu için, öncekiler kadar geniş olmayan sen­dikalar üzerinde durduk.

Bugün faşist örgütlerin en geniş olanına geliyoruz. Sözcüğün dar anlamında örgütler diyorum, ve bu çekin­ceyi ileri sürüyorum, çünkü başka örgütler de vardır: Kış Yardımı bir örgüttür ve bütün öteki faşist örgütlerden çok daha büyük bir yığını kucaklar, ama üyelik kartları, mer­kezleri ya da üyelik ödentisi yoktur.

Dopolavoro her zaman sayısal olarak faşizmin en büyük örgütü olmamıştır, ama amaçları, kökenleri, ör­gütsel biçimleri bakımından en genişidir. Faşizm daha ilk fasci di combattimento zamanında Dopolavoro'yu icat etmiş olmakla övünür. Bu doğru değildir. Bunların spor ve kültür faaliyetlerine vb. önayak olduğu doğrudur, ama bu henüz Dopolavoro değildi. Faşizm ancak çok sonrala­rı, 1926' da olağanüstü yasaların öngününde, gerçek bir yığın örgütü yaratma sorunuyla karşılaştı.

Bu örgütün 1926 yılının başında kurulduğunu belir­telim—faşizmin gelişmesi üzerine bir fikir edinebilme­miz için tarihler üzerinde durmak yerinde olur. Faşizmin gelişmesine ilişkin olarak söylediklerimizi anımsarsanız, bu örgütün korporatif devleti kurmaya yönelik önlemler­den biri olduğunu kolayca anlarsınız. Dopolavoro kuru­mu korporatif devletin örgütlerinden biridir.

Dopolavoro doğduğu zaman rekabet sorunu ile kar­şı karşıya gelmedi. Öteki [faşist] örgütlere benzer biçim­de kuruldu. 1926 sıralarında, sendikalar da artık rekabet zemini üzerinde hareket etmiyorlardı; tekelleri vardı ve bu bakımdan hiçbir rekabet sorunlar yoktu. Bunun başka nedenleri de vardı: yığınların eğitim, kültür ve spor gereksi­nimlerini karşılamaya yönelik merkezi bir sınıf örgütü yoktu İtalya'da ve hiçbir zaman olmamıştı. Italyan işçi hareketinin özellikle savaş sonrasındaki en ciddi başarısızlıklarından biri buydu. Bazı girişimlerde bulunulmuştu, ama bunlar hep yerel nitelikteydi (örneğin, Torino' da). Bu arada, es­kiden beri var olan örgüt biçimlerine bağlı birlikler de var­dı. Örneğin, Venezia Giulia' da geniş bir kültürel birlik, kulüpler vb. ağı vardı; ama bu, Italya Venezia Giu­lia'yı ilhak ettiği zaman Avusturya sosyal demokrasisinin kendisine bırakmış olduğu bir mirastı.

Bu alanda ne gibi örgüt biçimleri vardı? Her yerdeki başlıca özellikleri, örgütlerin çok küçük ölçüde ve iddia­sız oluşlarıydı: bir akşam eğlencesi, bir bardak şarap iç­mek için bir yer ve benzeri şeyler sağlamaktan öteye git­miyorlardı Zamanın örgütlerinin çoğuna bu açıdan ba­kılmandır. Emilia'da, bu gibi amaçları olan birçok şarap kulüpleri vardı. Bu kulüplere Piemonte'de ve genellikle bütün şarap imal eden bölgelerde rastlamak mümkündü. Yığınlar şarap bunalımı ile savaşmanın bir aracı olarak bu tür örgütler kurdular. Bu bakımdan tipik alan bir şey, _Novara'da bu kulüplerin üyelerinin her hafta belli bir miktarda şarap içmek zorunda oluşlarıydı..

Bu tür kuruluşlar Güney'de yoktu, ya da çok azdı; bunun nedeni Güney'de emekçi halkın örgüt biçimlerinin çok sınırlı oluşuydu.

Spor dernekleri savaştan önce ve savaştan hemen sonra büyümeye başlamışlardı. Sosyalist Parti bu tür ör­gütler kurmak için çaba harcadı, ama partideki spora kar­şı şartlanmalar yüzünden fazla başarılı olamadı.

Ancak son yıllarda 1922, '23, '24 ve `25'te, gerçek sı­nıf örgütleri yıkıldığı ya da yıkılmaya yüz tuttuğu, sendi­ka kurulları, sınıf sendikaları, kooperatifler vb. dağıtıldı­ğı ya da ortadan kaldırıldığı zaman, mahalle, zaman za­man kent, hatta bazen fabrika düzeyinde spor dernekleri kurma eğilimine tanık olunmaya başlandı.

Bu söylediklerimiz, daha önceleri işçilerin spor der­nekleri olmadığı anlamına gelmez. Örneğin Torino'da büyük bir dağcılık derneğimiz vardı. Milano'da ve özel­likle Lombardia'da birçok küçük dernekler vardı. Ancak bunlar sınırlı ve yerel nitelikte kuruluşlardı. İtalya'da hiç­bir ulusal örgüt yoktu; mevcut örgütlerin ise kongre toplantıları yapılmıyordu.

Yığınlar kulüplerden, kooperatiflerden vb. çekile­rek bu örgütlere katılıyorlardı. Sanayiciler bu eğilimi des­teklediler ve fabrika spor gruplarının kurulmasını kolay­laştırdılar. Özellikle futbol oynamak amacıyla birçok fab­rikada spor dernekleri kuruldu. bunlar oldukça başarılı oldular. örneğin, FIAT işçileri spor derneği oldukça ge­lişti, ama bu patronların katkısıyla oldu. işçileri sınıf sava­şımından uzaklaştırmak için patronların insiyatifi ile fabri­ka düzeyinde birçok eğlence dernekleri kuruldu.

Bu konuyu taktiklerimizi saptamada önemli olduğu için açtım. Faşist diktatörlük Dopolavoro'yu örgütledi ve, yığınlara bir ölçüde yararlı olarak, Italyan işçi yığınlarının doğal bir gereksinimini bir dereceye dek karşılayarak yığınları bu örgüte katılmaya zorladı.

Şunu söylersem telaşa kapılmayın: Dopolavoro İtalyan işçilerinin gereksinimlerinin bazılarını karşılamak­tadır. Ne demek istediğimi açıklayacağım.

Şunu akılda tutun ki, Güney kentlerinde, kasabala­rında ve köylerinde rastlanılabilen tek kulüp, efendilerin kulübüydü. Bugün hemen hemen her kasabada yerel bir Dopolavoro vardır. Bunlar, zorunlu örgütler olarak ta­nımlanabilir, ama işçi bu sayede akşamı geçireceği bir yer, soğuk havada ısınabileceği, kağıt oynayabileceği, eğer parası varsa bir bardak şarap içebileceği vb. bir yer bulabilmektedir. Bu örgütler yığın örgütleri olarak çok önemlidirler, çünkü faşizmin yığınları kendine bağla­mak için döktüğü birer zincir halkası gibidirler.

Faşizm, iki milyon üyesi olan, Faşist Parti'den ve hatta faşist sendikalarda daha geniş bir faaliyet alanını kapsayan, binlerce yerel şubesi bulunan böylesine kap­samlı bir örgütü kurmayı nasıl başarmıştır? Bu örgütü na­sıl yaratmıştır?

Faşizm kısmen yeni örgütler kurmuş, kısmen de yı­ğınların Dopolavoro'nun kurulmasından önce kendileri için meydana getirmiş oldukları eğlence ve kültür kuruluşlarının çeşitli biçimlerini ve o dönemde kurulmakta olan bütün yeni örgütleri yutmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bunun için, Dopolavoro faşist diktatörlüğün en karmaşık örgütlerinden biridir. Dopolavoro Faşist Parti gibi yekpare bir örgüt değildir; ne Genç Faşistler gibi ya­pısal olarak homojen bir örgüt ne de faşist sendikalar gibi tek kalıptan çıkma bir örgüttür.

Evet, karmaşık bir örgüttür. Yalnız birçok şubeleri olmakla kalmayıp, örgütün izlediği amaçlara ya da te­masta olduğu yığınlara bağlı olarak, yanı zamanda, belli bir yerde, belli bir alanda öteden beri varolan örgüt biçim­lerine dayalı olarak farklı dalları vardır.

İlk farklılaşmaya, çeşitli dallar ve çeşitli faaliyet alan­ları arasındaki ilk farklılaşmaya bakalım. Bu alanda, yı­ğın karakterleri çok sınırlı olan örgütler bulacaksınız. Ör­neğin, Dopolavoro'ya bağlı bazı spor derneklerinin pro­fesyonel bir niteliği vardır. Genellikle, kulüp olan bütün spor dernekleri —örneğin, Juventus— (ki bunlara katılmak için ya profesyonel ya da zengin olmanız gerekir) bu kategoriye girer. Bunlar yığın örgütleri değildirler. Bunla­rın faaliyeti kendi bölgelerindeki en iyi atletlerden bazıla­rını seçmek ve onları profesyonel yapmaktır. Sözcüğün en dar anlamıyla, sanatlarla ilgili dernekler de bu türden­dir —örneğin, il Carro di Tespi.2 Faşizm bir yığın tiyatrosu yaratmaya da çalışmış, ama başarılı olamamıştır. Geçen yıl, Floransa'da Roma Üstüne Yürüyüş'ten alınmış bir olayı sahnelemeye vb. girişilmiştir. Faşistlerin kendi ga­zetelerinin satır aralarını okuyarak bu girişimin tam bir fi­yaskoyla sonuçlandığını görebiliriz. Yığınlar bunlardan yavaş yavaş usandılar ve çekip gittiler. Yığın tiyatrosu ile faşizmin ideolojik temeli arasında bir çelişme vardır. Bu çabalar, yurtsever, ulusalcı yönü hedef aldığı zaman, olumlu görünür. Ulusalcı duyguların etkisinde kalarak bu denemeleri benimseyecek insanlar bulmak daha ko­laydır. Ama bu alanda fazla bir şey yapılmamaktadır. Ital­yan Risorgimento' sunun en ünlü ve sevilen kişileri —örneğin, Garibaldi— dışarıda bırakılmaktadır. Onlar faşizmi tedirgin eder; faşizmin işine gelmez. Bu nedenle, bu ör­gütler kültür bakımından daha yüksek düzeyde olan ta­bakalara seslenirler.

Dopolavoro örgütlerinin esası farklı bir karakteri, gerçek bir yığın karakteri taşır. işçi yığınlarıyla doğrudan temastadırlar, işçilerin bazı gereksinimlerini karşılarlar, işçilerin kendileri tarafından yaratılmış ve faşizm tarafın­dan Dopolavoro içine alınmış çok sayıda dernekleri kapsar.

Faaliyet dalına göre ayrımlı' yanı sıra, bir de birlik türü bakımından bir ayrım olduğunu söylemiştik. Birkaç tür birlik ya da dernek vardır. Buradaki amacımız bakımından iki ana tipe ayırabiliriz bunları: Dopolavoro tara­fından soğrulmuş olan eski işçi kulüpleri ve Dopolavoro'nun kendi kurduğu kulüpler. Tip bakımından bir ayrım daha yapabiliriz: fabrika düzeyinde kurulan Dopolavorolar ile bölge düzeyinde kurulanlar. Bu çeşitli türler arasındaki oranlar nelerdir? Eski ve yeni birlikler arasındaki ayrımla ilgili rakamları elde et­mek olanaksızdır; faşizm böyle bir ayrım yapmamaya özellikle dikkat eder. Ama yine de bölge liderlerimiz ve yerel örgütlerimiz tarafından bize verilen bilgilerden bu oranın ne olduğu üzerine bir fikir edinebiliriz. Köylük bölgelerde eski kulüplerin, kentlerde ise yenilerinin ço­ğunlukta olduğu anlaşılmaktadır. Eski kulüplere genel­likle bir işçi sınıfı kültür kuruluşları ağının eskiden beri bulunduğu yerlerde rastlanmaktadır. Bunlar bir noktada direnişi bırakıp Dopolavoro sistemine katılmışlardır. Ör­neğin, böyle geniş bir kuruluşlar ağının bulunduğu Novara eyaletinde, bu kulüplerin yöneticileri örgütlerini yıkılmaktan korumak ve biriktirmiş oldukları fonları alıko­yabilmek için zamanı gelince bu örgütlerin faşistleştiril­mesine izin vermeyi yeğ tuttular. Üyeler başlangıçta bu­na direndiler, ama sonra boyun eğdiler. Torino'da ise fa­şizmin ilerlemesine sonuna dek direndiler. Faşistler sen­dikaları ve kooperatifleri yıktılar, semt kulüplerini birer birer yok ettiler. Semt kulüpleri, eski sosyalist üyeler onla­ra sosyalist örgüt niteliği vermek için savaşmış oldukla­rından, çok belirgin biçimde siyasal bir karaktere sahip­tirler. Novara'dakinin tersine, Torino'daki örgütlerin ço­ğu yeni kurulmuş kulüplerdir. Ancak Torino'da bile tek-tük eski örgütlere rastlanır ve bunlar Kızıl Yıllar sırasında büyük ölçüde ihmal ettiğimiz örgütlerdir. Uzun bir süre bağımsız olarak kalmış aile kulüpleri, semt kulüpleri, spor kulüpleri vb. vardır. Bu tür örgütlerden bir tanesi, yoldaşların çok geç katıldığı ve şimdi Dopolavoro sis­teminin bir parçası olarak eski yapısını koruyan Torino Ailesi'dir. Torino'daki Dopolavorolarda eski semt kulüplerini bulamazsınız; Novara'da, Emilia'da, Venedik'te, Lom­bardia'da, hatta Milano'nun kenar semtlerinde bile bun­lara rastlarsınız. Şimdi başka bir noktayı inceleyelim: firma düzeyindeki örgütlerle bölge düzeyindeki örgütler arasındaki far­kı. 1933'te 18.000 yerel Dopolavoro'dan yalnız 3.000'i fir­malar ya da işyerleri düzeyinde kuruldu. Bunlar küçük bir azınlıktı. Bu, Dopolavoro'nun karakterini iyi gösterir. Dopolavoro üyeliği ile ilgili istatistiklere bakacak olursanız, toplumsal bileşiminin karakteristik olduğunu görürsünüz. 1930'da, Dopolavoro'nun bugünkü gibi 2.000.000 değil, henüz 1.300.000 ile 1.400.000 arasında üyesi varken, bunların 600.000’i sanayi işçisi, 260.000’i köylüydü vb…

Sosyal bileşimini ele alacak olursanız, sa­nayi işçilerinin nasıl ağır bastığını. toplam örgütlü güçle­rin kabaca yarısını oluşturduğunu, hatta istatistiklerin başka kalemler altında verdiği demiryolu işçilerini ve öte­ki ulaşım işçilerini de katarsak, yarıyı da geçtiğini göre­ceksiniz.

Fabrika düzeyindeki gruplara ilişkin 1933 rakamla­rını ele alacak olursanız, 2.000.000 toplam üyenin yalnız bir kısmının 3.000 firma içinde yer aldıklarını görürsü­nüz. Bu demektir ki, işçilerin hepsi firma düzeyindeki ör­gütlerde değil, bir kısmı da bölge örgütlerinde toplanmış- tır. Dopolavoro sistemi son derece dallı budaklıdır. Aslın­da yerel bir Dopolavoro nedir? Firmalarında bir Dopola­voro bulunan işçiler, çoğunlukla bunun yerine bir semt örgütüne gitmeyi yeğ tutarlar; orada hoşlandıkları ve ka­tılmak istedikleri faaliyet alanını daha kolay bulabilirler.

Çeşitli tür örgütler arasında ayrıca yapısal bir fark da vardır. Bu fark eski ve yeni kulüpler arasında açıkça belli­dir. Eski bir kulüp Dopolavoro sistemine katıldığı zaman ne oluyor? Görevliler tartışırlar, ne yapılması gerektiği üzerinde konuşurlar vb.. Bu tartışmalar denetçilerin de­netimini kabul anlamına gelir. Kural olarak, denetçi bir kez örgüte girince, demokratik biçimler kalkar. Ama bu ancak kısa bir süre devam eder. Genellikle bir süre sonra yine eski duruma dönülür. Yıllar geçtikçe, yeni bağlar gevşer, eski alışkanlıklar geri gelir.

Oysa, yeni kulüplerde örgüt, tipik olarak faşisttir. Bunlara üye olan ve etkileri altında kalan yığınlar zorla, dolaylı baskılarla örgüte katılmaya itilmişlerdir. Demokratik örgüt biçimlerinden kesinlikle iz kalmamıştır. Bura­da, sırf görevlilerin seçilmesi sorununu ortaya atmak bu yığını parçalayabilir. Ama yığından gelen baskı altında, bu kulüpler bile daha demokratik bir niteliğe bürünmek­te, görevlileri seçimle iş başına getirmeye doğru bir eği­lim görülmektedir; ve yığının güvenini kazanmış ele­manlar ön plana geçmekte ve resmi görevleri üstlenmeye çalışmaktadırlar. Böyle bir eğilim vardır. Bu eğilimden yararlanarak ve bu örgütlerin üyelerin bazı gereksinimlerini karşıladı­ğını da hesaba katarak, taktiklerimizi saptarız. Firma düzeyindeki kulüpler daha az demokratik ve daha sıkı bir denetim altındadırlar; onların içinde çalış­mak bizim için daha zordur. Bunun tek bir örneğine bile rastlanabileceğini sanmıyorum. Bu başka bir durumla da ilgilidir: firma Dopolavoro'sunda üyelik çoğu kez zorun­ludur, çünkü üyelik ödentisi ücretlerden stopaj yoluyla kesilir. Böylece, teorik olarak, firmada çalışan herkes, var­sa, Dopolavoro üyesidir. Ancak bunun da istisnaları var­dır. Ama bu Dopolavoro'ya kimler gitmektedir? İşçilerin hepsi değil. Eski işçiler devam etmezler; yalnız genç işçi­ler giderler. Torino'da, hem semt kulüpleri hem de firma Dopolavoroları vardır. Bu ikinciler çok daha çekicidir, çok daha iyi donatılmıştır, ama eski işçiler bunlara gitmezler. Firma Dopolavoro'sunda belki de yalnızca yeni işçileri, ski ve paten kayma vb. gibi eski ve yaşlı işçilerin alışık olmadığı ve çekici bulmadığı eğlence ve avantajlardan yararlanmak isteyen gençleri— bulacaksınız. Eski işçi burada kendini sanki yabancı bir ülkedeymiş gibi hisseder. Semt Dopolavoro kulüplerinde ise eğilimlerine ve zevklerine daha uygun bir ortam bulur. Orada bir bardak şarap içebilir. Orada bulunmaktan pek sıkılmaz. İki tür arasındaki başka bir fark da, firma Dopolavoro'sunun etkin, önde gelen elemanlarının zaten küçük burjuva özelliklerine sahip üyeler oluşudur. Bir yoldaş, Kooperatifler Birliği Dopolavorosu'nun sadık müdavimlerinin büro işçileri olduğunu anlattı. Buraya giden üretim işçileri azmış. FİAT Dopolavorosu'nda da etkin üye­lerin çoğu büro işçileridir. Bunda bir tehlike vardır. Proleter özelliğini yitirme eğiliminde olan öğeler ön plana çıkıyor; bu örgütlere üye işçilere bir küçük-burjuva karakteri aşılamak için çaba harcanıyor. Bazıları şöyle düşünmeye başlıyor: eğer pat­ron ya da ustabaşı ile aram iyi olursa, bu belki benim için daha hayırlı olur. Ve böylece sınıf savaşımının dışına dü­şüyorlar. Bu bir tehlikedir, savaşmamız gereken bir tehlike­dir. Bununla yeterince savaşmıyoruz, ve bu, büyük bir ek­sikliktir.Yerel Dopolavorolar ne yapar? Bir sürü faaliyetlerde bulunurlar. İşçilere sağlanan yararlar çok yönlüdür. Özel çalışma koşulları, tiyatro ve sinema biletlerinde indirim, bazı büyük mağazalardan satın alınan yiyecek ve giyecek maddelerinde, gezi ödemelerinde indirim gibi avantajlar elde ederler. Sonra yaşam koşulları da bir ölçüde iyileşir, bir tür rahata kavuşurlar. Bazı durumlarda Dopolavoro karşılıklı yardım işlevlerini yüklenir; örneğin, iş kazası geçirmiş, sakatlanmış işçilerin muhtaç ailelerine yardım eder vb., vb..işçiler sporla uğraşmamalıdır diye düşünmeyi bı­rakma= zamanı gelmiştir. En küçük avantajlar bile işçi­lerce kötü karşılanmaz. Işçi daima kazancını düzeltmek için en ufak şeyi arar. Yalnızca akşamları bir odada otu­rup radyo dinleyebilmek bile zevk veren bir şeydir. Sırf kapının üstünde Faşist simgesi var diye, bu odaya girme­yi kabul eden işçiye sövüp sayamayız. Dopolavoro'nun faşizmin en geniş örgütü olduğunu, bu­rada taktiklerimizin başka yerlerdekinden daha geniş olması gerektiğini, çünkü, Dopolavoro'nun kuruluş biçimi ortada ol­duğuna göre, burada öteki örgütlerde olduğundan daha geniş tabakalarla ilişki kurabileceğimizi unutmamalıyız. Gençlik Federasyonu'nun ve Parti'nin Dopolavoro karşısında aldığı tavır her zaman bugünkü gibi olmamış- tır. Gençlik Federasyonu'nun aldığı ilk tavır şuydu: Do­polavoro'dan çıkalım! 1926 ve 1927' deki tavır buydu. Bir takım tartışmalar oldu, bazı yoldaşlar bunun doğru olma­dığını söylediler, ama alınan karar bu oldu. Bu tavır Parti ve Komünist Gençlik Enternasyonal'i tarafından eleştiril­di ve sonuçta daha ileri bir adım olmakla birlikte gene yanlış olan yeni bir tavır alındı: Dopolavoro’yu parçala­mak için ona katılalım. Bu tavırlar neden yanlıştı? Çünkü yığınlar, sunduğu avantajlar için Dopolavoro'ya katıldığı sürece, onları ör­gütün dışında tutma umudumuz yoktur. 1926 sonunda, artık böyle bir umudumuz yoktu. Evet, yığınlar nereye gi­diyorsa, bizim de oraya gitmemiz gerekir. Ama bu tavırla­rın yanlış olmalarının başka nedenleri de vardır. Dopola­voro'nun parçalanmasını istiyorduk. Ama bunun karşılı­ğında bugün fabrika işçilerine, köylülere, büro işçilerine biz kendimiz ne verebiliriz? Hiçbir şey. Bu tavrı almak de­mek işçilere şunu söylemek demektir: sporla uğraşma­malısınız, kendinizi yeraltı faaliyetinden başka hiçbir kültürel faaliyete vermemelisiniz, eğlence için hiçbir ye­riniz olmamalı. Bu yönergeler, yığınların bu temel gerek­sinimlerini tümüyle görmezden gelen Sosyalist Parti'nin eski tutumunu anımsatır. Şunu iyice bilmeliyiz ki, yığınlar Dopolavorolara gitmekle iyi ediyorlar; çünkü, faşizme karşı savaşım soru­nunu, belli gereksinimlerini karşılama sorunu ile bağdaş­tırabiliyorlar; çünkü, bu örgütleri direniş merkezlerine, faşizme karşı savaşım merkezlerine çevirebilirler. Öyleyse, ayrı ayrı yerel şubeler arasındaki farklara yeniden ağırlık verilmelidir. Birçok bölgelerde, üyelerin ilgi duydukları işçi kulüpleri, zorlayıcı sayılamayacak olan örgütler vardır. Ama bu düşünce bir yana, eğer Dopolavorolara gitmeme yoluna, yalnızca onları dağıtmak için çalışma yoluna gi­rersek, genç işçi yığınları arasında, hatta yalnız genç işçiler de­ğil, genel olarak işçi yığınları arasında örgütleme çalışmaları yapma şansını yitirmiş oluruz: bu örgütlere üye işçiler için ki­taplık bir şey demektir, bir gezi, bir piknik vb. bir şey demektir. Eğer bunları göz önünde tutmazsak, kendimizi yığınlardan koparmış oluruz. Çizgimiz, pişmanlık ve sakınma duymaksızın Dopo­lavoro'ların içine girmek olmalıdır. Dopolavorolar'da, fa­şist sendikalar içinde olabildiğince daha ileri biçimler ve amaçlarla çalışarak sınıf savaşımına öncülük etmeliyiz.

Dopolavoro'ya girme sorununun nasıl ortaya çıktı­ğına bakalım. Bu alanda katı direnişlerle karşılaştık, hâlâ da karşılaşıyoruz. Bu direnişi yapan yoldaşlar, yalnız yığın örgütlemesi yapma olanağını yitirdiklerini değil, aynı zamanda kişisel açıdan, polis baskısına uğramak açısın­dan da kendilerini hoş olmayan bir duruma soktuklarını anlamıyorlar. Dopolavoro'nun üyesi olan bir yoldaş, poli­sin tanıdığı bir kimse olsa bile, şu ya da bu biçimde polis denetiminden kaçınmak için önünde bir sürü olanaklara sahiptir. Tipik bir örnek verelim: hapisten çıkan yoldaşlar hiçbir zaman kendiliklerinden Dopolavoro'ya uğramı­yorlar. Soruyoruz: hapisten çıktığınız zaman, vaktiyle üye olduğunuz kulüplere yaklaşmaya çalıştınız mı? He­men hiçbirinin bu örgütlere uğramadığını öğreniyoruz. Bunun bir ahlâksızlık olduğuna, aralarında derin bir uçu­rum bulunduğuna inanıyorlar. Faşist örgütler oldukları için bunlara gitmenin doğru olmadığını sanıyorlar. Çiz­gimizi açık seçik ortaya koymalıyız: en eski, en tanınmış yoldaşlar bile Dopolavoro'ya katılabilirler ve katılmalıdırlar, atılıncaya kadar da orada kalmalıdırlar. Ve, bazı durumlar­da onların Dopolavoro'dan atılmalarına çalışılması bi­zim için bir savaşım öğesi olabilir. Eğer kalmak istedikle­rini, buna hakları olduğunu, çünkü ödentilerini düzenli olarak ödediklerini vb. söyler ve bunda diretirlerse, belki de çoğunluğu kendi yanlarına çekebilirler ve çoğunlu­ğun sevgisini kazanabilirler. Onların hatalı tavırları aynı zamanda eski partililerin, Faşist ambleme dehşetle bakan yaşlı işçilerin davranışını yansıtır. Onların bu duyguları, bir ilkenin ne demek olduğunu bildiklerini gösterme ba­kımından saygıyla karşılanacak bir şeydir. Ama tavırları yanlıştır, çünkü kişi, ilkelerine böyle sarılmaz; yoksa biz­ler inzivaya çekilebilir, bir ormana gidip orada komüniz­me tapınabilirdik Görevimiz bu örgütlere katılmak ve onların içinde ilkele­rimiz için savaşımı örgütlemektir. Bu savaşımda, en temel dürtülerden işe başlamalıyız. İşte bu örgütler, faşizme di­renmek için, bu bakımdan biçilmiş kaftandır. Bu nedenle bu örgütlere mutlaka katılmalıyız. Hatta parti merkezin­de bile, bazı yoldaşlar bu doğru olmayan tavrı takınmış­lardı, ama yenildiler. Onlara dedik ki: fabrika işçilerinin yığınlarla ilişki kurmalarına yardımcı olacak yerde, faşiz­min yarattığı ve işçi sınıfı ile partinin eski militanları üze­rindeki faşist baskıların sonucu olan siyasal sınırlamala­ra ve bölünmelere kapılıyorsunuz.

Evet, bu örgütler içinde çalışmaya koyulmalıyız. Ama nasıl? İşte bu noktada taktiklerimizi genişletmeli­yiz. Bir örgüte onu bölmek ya da yığınlardan kopuk ola­rak çalışmak için girmeyeceğiz. örneğin, bazı yoldaşlar şu formülü önerdiler: Dopolavoro'ya katil ve ayrı faaliyet­ler örgütle; Dopolavoro gösterilerde bulunduğu zaman, yoldaşlarımız başka yere gitsinler. Bunda yalnız bir tek doğru öğe var; yani, yoldaşların birbirleriyle bağ kurması, bir hizip, bir muhalefet grubu olarak çalışması. Ama bü­tün bunlar yığının arasında, yığınla teması hiç yitirmek­sizin yapılmalıdır. Milliyetçi amaçlarla örgütlenmiş olsa­lar bile, büyük gösterilere gitmemek bir hatadır. Eğer mil­liyetçi bir gösteri varsa —örneğin, Savaş Ölüleri Anıtını ziyaret— yoldaşlar buna katılmalı mı katılmamalı mı? El­bette katılmalıdırlar. Yalnız birkaç durumda gitmemele­rine izin verilebilir: Yoldaşlarımız, gitmeme kararını ör­güt içinde işçilerin çoğunluğuna açıkça onaylatabilecek kadar güçlü oldukları zaman. Ama bu noktaya ulaşmak için çoğunluğu zaten kazanmış olmak zorunludur. Eğer bin ya da iki bin işçi bir gösteriye giderse, yığınla teması korumak, ona seslenmek, kuşkular uyandırmak, gösteri­nin örgütleyicileri ile yığınlar arasında çelişkiler yarat­mak için, bizden de elli kişi gitmelidir. Bu bizim görevi­mizdir. Bugün izlediğimiz temel çizgi, Dopolavoro örgütleri­nin işçiler tarafından ele geçirilmesidir. Bu da çok tartış ılmı ş­tır; bundan daha önce söz etmiştik. "Dopolavoro işçilere!" sloganı haklı olarak eleştirildi, çünkü bu durumuyla Do­polavoro'nun ele geçirilip bir sınıf örgütüne dönüştürülebileceği hayalini yaratabilirdi. Faşist diktatörlükte bir çözülme olmaksızın, bu olanaksızdır. Ama tek bir Dopo­lavoro örgütü teslim alınabilir mi? Evet. İşçilerin eğilimi bu yönde mi? Evet. Örgütlerde bunun ilkel bir biçimine şimdiden rastlamak mümkündür. Önce Dopolavoro'nun merkezi ele geçirilir. Son zamanlarda, bazı Dopolavoro merkezlerinde yıkıcı(!) şarkıların söylendiği bile anlatılı­yor. Bu başlı başına bazı özgürlüklerin kazanılması de­mektir. Sonra, yönetimi ele geçirmeye çalışılır. Bu önce gizli biçimlerde denenir: örneğin, eski memur, denetçiyi kabul eder, ama bildiği gibi davranmaktan vazgeçmez. Bu ilginç, ama tehlikeli bir eğilimdir. Eğer biz bu eğilimin başına geçip onu yönlendirmezsek, bu yalnız faşizmi ra­hatsız etmekle kalmayacak, ayrıca örgüt bu duruma uyum sağlayacaktır. Faşizmin bu örgütlere karşı her za­man açıkça tepki göstermemesinin nedeni budur. Faşizm duruma uyum sağlamasını bilir; böylece, eski memur, fa­şizme uyum sağlamadığını sanır, ama eninde-sonunda ona gerçekten uyum sağlar. Tehlikenin yattığı yer budur: işçi ve eski memurların faşizme uyum sağlamaları.

Bu tehlikeyle savaşmanın yolu, faşizme karşı çıkma eğiliminin başına geçerek ona bir sınıf içeriği vermektir. Yığınların bilinçsizce yaptıklarını bilinçli olarak yapma­larını, daha sonra da ileri atılmalarını sağlamalıyız. Bu ör­güt, çeşitli biçimler alabilen faşizme karşı bir faaliyet merkezi haline getirilmelidir.

Elbette, "Mussolini'nin kurşuna dizilmesini iste!" diyemeyiz. Yoksa, kendimizi açığa vuracağımız için bir hata işlemiş oluruz. Dopolavoro' dan atılırız, işçilerin ço­ğunluğu arkamızdan gelmez ve iş böylece biter. Eylemi­mizi odaklaştıracağımız sorunlar Dopolavoro'nun kendi içinde bulunmalıdır. Dopolavoro'ya özgü istekler --spor, kültür vb. ile ilgili istekler— ve demokratik istemler ileri sürmeliyiz.

Birinci alanda çok az şey yaptık. Gençlik Federasyo­nu bu gibi isteklerde bulunmakla bir şeyler yapmıştır. Spor alanında, şovenizme karşı savaşım alanında bazı faaliyetler göze çarpmakta, ama birçok başka alanlarda hemen hemen hiçbir şey yapılmamaktadır. Örneğin, kül­tür alanında, sınıfsal içerikli kitaplarla bir kitaplık kurmaya çalışan bazı yoldaşlarımız oldu. Ama bu bile ancak yarım-yamalak yapıldı. Oysa, kültürel çalışmalar yapıl­malıydı; bugün İtalya'da yıkıcı sayılan Gorki, Tolstoy ve daha başka yazarların yapıtları dağıtılmalı ve açıldanma­11, bu kitaplardaki düşünler faşizmin düşünleriyle karşı­laştırılmalı, bu yolda çabalar harcanmalıydı. Bu alanda bile çelişkiler yaratılabilir. Ama bu zor bir iştir.

Hele bu yöntemin en yüksek düzeye ulaşması, ulu­sal bir gösteri niteliğine bürünmesi çok zordur. Zor, ama olanaksız değildir.

Kitaplığa Sovyetler Birliği'nden söz eden kitaplar getirtilmesini istemek —İtalya'da hala yasal olan bu gibi kitaplar vardır— ve Sovyet sorunlarını tartışmaya başla­mak gerekir. Bu biçimde yasal ya da yarı-yasal bir Sovyet­ler Birliği Dostları derneği kurulmuş olur. Örneğin, Tries­te' de bir Dopolavoro Sovyetler Birliğine bir gezi düzenle­miş, Odesa'ya dek gitmiş ve yerel örgütlerle ilişki kur­muştur. Dönüşlerinde geziye katılanların hepsi tutuklan­mıştır. Ama yine de bir şeyler başarılmıştır. Işin en ilginç yanı da, bunun Trieste gibi, yoldaşlarımızın henüz düş­man örgütleri içinde çalışma üzerine hiçbir şey bilmedik­leri ve bu konuda isteksiz oldukları bir yerde gerçekleşti­rilmiş olmasıdır.

Bir başka eylem türü de, isteklerde bulunmaktır. Fa­şist denetçi defolsun! yönetimin üyelerce denetimi. Gö­revlere seçimle gelmek, gibi. En küçük bir olay bile bir sıçrama tahtası olarak kullanılmadığı sürece, bu alanda iyi bir iş yapılamaz. Örneğin, örgütün kasasından bir şey­lerin çalındığına ilişkin söylenti mi var, hemen kasanın açılmasını ve denetlenmesini isteriz. Firma Dopolavoroları alanında savaş çok daha zordur. Burada, seçimle iş başına gelme isteği çok ileri bir is­tektir. Bu, tüm örgüt yapısının dağılması demektir. Bu ancak uzun çalışmalardan sonra başarılabilir. O halde ne yapmalıyız? Dopolavoro'ya iki yüz işçi sokmalı ve yoğun bir güç olarak bir dizi yığın çalışmaları yapmalı ve çeliş­meler yaratmalıyız.

Yerel Dopolavoroları ele geçirme ve elimizde tutma durumuna gelebiliriz ve gelmeliyiz. Bu, onların Faşist eti­ketini hemen atacağız demek değildir. Ama bu örgütler, aslında faşizme muhalefet ruhu içinde çalışmakta ya da hiç değilse kendi içlerinde hâlâ demokratik örgüt biçim­lerini korumaktadırlar. Dopolavoro'ya katılmalı ve onun içinde Komünist hücreler meydana getirmeliyiz.

Dopolavoro'nun aynı zamanda parti hücreleri, sen­dika grupları vb. için bir örtü olarak kullanılabileceğini unutmamalıyız. Bu olanak birçok yerlerde özerk örgütler yaratma olanağıyla baş başa gider. Özerk bir örgüte sahip olma olanağı varsa, onu yaratmalıyız. Bu alanda yapılmış olan şeyler henüz çok azdır.

Bir noktada, bu özerk örgütler Dopolavoro'ya katıl­maya zorlanmaktadır. Bu durumda ne yapmalıdırlar? Durumu tartışmak ve sonuna dek direnmek gerekir. Ama Dopolavoro'ya katılmaktan ya da dağılmaktan başka hiç­bir çıkış yolu yoksa, o zaman Dopolavoro'ya katılmalı ve sürekli olarak yığınlara bağlı kalmalılar. Nitekim bu örgütler, birçok durumlarda, öteki yerel Dopolavorolorla bağlantı kurmak için bize sağlam birer dayanak noktası olarak hizmet edebilirler.

Değinmem gereken öteki konular üstünde durmaya vaktim yok; onun için bunları ister istemez tartışma saati­ne erteliyorum. Ancak Dopolavorolardan ne biçimde yararlanabileceğimizi ve bu konuda mevcut bütün olanak­ları en geniş biçimde kullanmanın gereğini yeterince be­lirttiğimi sanıyorum.


*Palmiro Togliatti 1935


Not: kopyala yapıştır yapılmazsa sevinirim epeyce uğraştım
Related Posts with Thumbnails