yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2011 Cumartesi

Farkınız Farkımız Olsaydı


Net bir cümle ile başlayalım. Oyun esnasında futbolcuları protesto etmenin bir halta yaramayacağına inananlardanım. Maç içi protestoların en fazla yaşandığı Beşiktaş’ı tutmak da bu düşünceme büyük katkı sağlıyor. İşin diğer tarafında ise daha büyük bir sorun yer alıyor. Futbolcuların davranışları.
Taraftardan girelim olaya. Bir Cansel-Alpay mevzusu vardı hatırlar mısınız? Cansel ile Alpay aşkı Televole’nin magazini elinde oyuncak ettiği dönemde alevlenmiştir. Belirli bir zaman aralığında tüm Türkiye’nin gündeminde artık bu olay vardır. Alpay o yıllarda Beşiktaş’ta oynamaktadır. Diğer takım taraftarlarından neler duymaya başlarız. Şaşırtıcı olmayacak şekilde Cansel Özalan’ı merkeze alan küfürler. Yıllar yılları kovalar Alpay, Fadıl Akgündüz’ün adımlarına basa basa Fenerbahçe’ye transfer olur. Bu sefer o küfürleri kim eder. Cevap vermeniz bile gereksiz, sıra Beşiktaş tribünlerindedir. Sonra Jardel’in karısı rakip tribünlere malzeme olur, eş zamanlı olarak da Fenerbahçeli bir futbolcunun eşinin fotoları tribünde gezer. Bazen binlerce kişilik bir koro bunu söyler bazen de birkaç adam bunu söyler. İBB taraftarını bir kenara alırsak tribünlerin mayasında can alıcı yerlere dokunmak vardır. Kah adam nefret ediyordur kah oyuncunun performansı berbattır. Dokunmak için cinsiyet uzuvları gerekmez, beyin kıvrımları da yeterli olabilir. Dün gece, Volkan’a o hareketlerinden veya o sözlerinden evvel toplu küfrü duyamadım. Bireysel küfürlerin olduğuna eminim ama o stadyumda güvenlik görevlisi korkuluk vazifesinde midir? Meşhur yasa çıkmadı mı? İstese o adamı süründürür. Süründür de süründür de yüreği elvermiyor. Belki de geçen sezon o şişeyi kendisine atan adam kodaman. Hadi için elversin bu sefer, yasa da arkanda süründür o adamları ama Volkan TRTArgo’nun sağ alt köşesinde açılan kutunun içindeki yerini garantileyecek harf öbeğini sarf ediyor. Devrin değiştiğini bilmiyor. En uç tahminde bulunalım. O küfürleri televizyonda izleyip stadyumda bulunan hayal kırıklığına uğramış kalabalığa kısa mesajlar gönderilmiş midir gönderilmemiş midir? Bu çağda karnından küfretsen, kameralara yakalandığında Japonya’daki vatandaşlar bile söver sana. İster istemez söver. Futbolcu ile tribündeki adamın bir tek cüzdan kalınlıkları birbirinden farklı, mayası ekseriyetle aynı. Alman Milli Takımı’nda olsan bile ettiğin küfür belli. Onu da içinden çıkartmazsın. Bireysel küfürlere cevap verdiğinde sana sövmeyenler bile üzerine alınır ve işin içinden çıkamazsın. Çünkü ahlakta farkınız farkımız değil. 
Ayhan’ın Beşiktaş ile yan pas yaptığı yıllar, iki hafta bir şey yapmadan biriktirdiğim parayı Göztepe maçına vermişim. Hayatımda ilk kez kapalı tribünde maç izleyeceğim. Bağırmayı sevmeyen bir grup olduğumuzdan eski açık tarafında kümelenmişiz. Birkaç gün sonra BJK-Karşıyaka basketbol maçı var. 3-5 Karşıyakalı da bizim tribüne gelmiş oda orkestrası kıvamında Göztepe’ye hayatımda duymadığım kelimeleri şakıyor. Maç başlıyor. Ahyan Pasman’a sövmüyorum bile zira o sıralarda (şimdi ise sadece kendime sövebiliyorum) ağzımdan arkadaşlarımın küfür bile duyduğunu sanmıyorum. Ertuğrul Sağlam gol atıyor. Hep beraber zıplıyoruz ama o ne. Ertuğrul Sağlam bizim bulunduğumuz yerin önüne geliyor. İşaret parmağını kaldırıyor ve ağzından karışık kuruşuk sözler dökülüyor. Sırt numarasına Ertuğrul’u eşitlemiş ben ve benden içeri bir hayal kırıklığına uğruyor. Hayatımda etmediğim kelimeler, hayallerle birlikte sahaya dökülüyor. Sonrasında Ertuğrul Sağlam elleriyle size demedim ona dedim diye bir hareket çekiyor. Bu olayın siniri daha sabitken orta taraf gol sevinci yaşadığından hadiseyi hiç fark edemiyor. Sonrasında basıyorlar bize kalayı. Tribünle bağım da o sahne ile kopuyor. Hayal ettiğim her figür tuzla buz oluyor. Ertesi gün Akşam gazetesinde Kazım Kanat ne diyor? Ertuğrul Sağlam taraftara o hareketleri yapmamalıydı. Bir hikayenin kaç boyutunun olabileceğini buradan öğreniyorum ve soru Ertuğrul Sağlam önceden bilendiği adama küfretmese ne olurdu? Ben küfreder miydim, tribünlerin ortası bize sataşır mıydı, Kazım Kanat Ertuğrul Sağlam’ı suçlar mıydı?
Rıdvan Dilmen’i de futbolcu arkadaşlarının dar zamanlarında onların yardımına koşan bir olarak hatırlamak istiyorum. Manipülasyon bu çağda sökmüyor. Sonra kendisini ilk kez izleyen biri “Şu konuşan da iyi yorumcuymuş” diyebilir.

11 Kasım 2011 Cuma

Türkiye'ye En Çok Gol Atan Hırvat

Türkiye A Milli Futbol Takımı'na en çok gol atmış Hırvat epeyce eskide kalıyor. II. Dünya savaşı ertesine gidiyoruz ama Eduardo Hırvat sayıldığından Yugoslavya Milli Takımı'ndan bir Hırvat bulup onun hakkında yazmaktan başka çare de yoktu.

Stjepan Bobek 3 Aralık 1923’te Zagrep’te doğar. Futbola biraz hileyle başlamıştır. Bizde yaş küçültme hadiseleri yaygınken, Bobek abisinin lisansını kendisininmiş gibi gösterip 12 yaşında* alt liglerde boy gösterir. İkinci Dünya Savaşı biter bitmez Partizan’da oynamaya başlar. Partizanlılar’a göre 471 maçta 417 gol atmıştır. Bu da Partizan kulübü tarafından gelmiş geçmiş en iyi oyuncu seçilmesinin tek sebebi oluyor. Kulüple 14 yılda iki lig dört de kupa şampiyonluğu yaşıyor. 1945 ve 1954’te gol kralı oluyor.* *

Bize karşı ilk golünü 5 Ağustos 1948’de Londra Olimpiyatları’nda bulmuştur. Maçı 3-1 kaybetmişizdir. İkinci maç 17 Ekim 1954’te Sarajevo’dadır. Sol iç olarak başlar defansımızın arasından sıyrılır ve Turgay Şeren’in tereddütlü davranmasından dolayı ilk golü yeriz. İkinci golünü 30 metreden ağlarımıza bırakmıştır. 73. dakikada milli takımımıza son golünü atar Bobek. Aslında bu gol Milli Takımlar’daki de son golüdür. Yugoslavya’nın bir daha Voltran oluşturmayacağını düşünürsek de Bobek’in Yugoslavya’nın en çok gol atan futbolcusu olmasında bizim de büyük payımız vardır.(38 gol)

Sonrasında döviz kaçakçılığından 7 aya mahkumdur ama cezası ertelenir. 1960’ların sonunda adı Galatasaray ile anılsa da 1970’de Altaylı’dır. 85,000 liraya anlaşmışlardır. Türkiye’de ise ancak 1 ay kalabilir. Altay 4 maçta 2 puan toplamış ve ligde 14. sıradadır. Ayrılış nedeni ise başarısızlıktan ziyade hasta olan eşinin yanında olmak istemesidir. Neticede Bobek ayrılır; sonrasında Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin transfer listesinde diye söylentiler çıkar ama bir daha ülkemize gelmez. Tunus’a gider bir kupa kazandırır. Vardar ve Zemun’u çalıştırdıktan sonra saha kenarından da ayrılır. 10 Ağustos 2010’da altıpas diptedir.

4 golü vardır Bobek'in bize, ikinci sırada ise 3 golle Zlatko Vujovic yer almaktadır.

*13 de olabilir. Kendi biyografisinde 12 demiş.
**Gündelikçinin notu= 417 gol atan bir adamın 14 yılda iki kez gol kralı olması garip ama Partizan’ın resmi verisi olduğu için en iyi ihtimal özel maçları da saydıklarını düşüneceğim
Kaynaklar: rsssf, youtube, partizan resmi sitesi, milliyet arşivi

6 Kasım 2011 Pazar

Beşiktaş'a Portakal Sınırı Getirilsin!

RTÜK ile konuşulsun ve Beşiktaş'ın maçlarına portakal sınırı getirilsin. Portugal sınırı demiyorum direkt portakal sınırı diyorum. Gelecek nesillerin psikopat eğilimler göstermesinin önüne ancak böyle geçilebilir. 
Tatillerde yarı zamanlı obez olarak çalışmaktayım ve tabağıma yemek koymak için gittiğimde 2-0 öndeydik, sol üst köşedeki skor ile kaskatı kesilmişken yemeğin buharı imdadıma yetişti ve çözüldüm. Atarız diye umutluydum ve bir bardak su içip mutfaktan döndüğümde 2-3'lük bir skor. Sonra 2-4. Sigorta kapsamından çıkarılma sebebi olan bir takımız. Doğmadan önce de böyleydi doğduktan sonra da. Dünya Sağlık Örgütünce Be-sick-tas hastalığının tanınmasının arefesindeyiz.  Galiba biz doğuştan yanmışız...1+9+0+3=13

4 Ekim 2011 Salı

Transfer Penceresine Kadar 1 Teknik Adam Kısıtlaması ya da Bakıcı Antrenörler



Yıllardan beri ligler başladıktan sonra yapılan oyuncu transferlerinin ligin adaletine gölge düşürdüğüne inanırım. Ligimizin şimdiye kadar “her turnuvaya katılabilmiş” bir Milli Takım önceliği nedeniyle “Yazlıkçılar” kategorisinde olması ve transfer penceresinin Eylül başına kadar bizi cereyanda bırakması adaletsizliğin başat sebepleridir. Bu yılki katastroftan ötürü ise mecburen transfer perdesini çekip adaletli bir şekilde oyuna başlamamız kısmi adaleti sağlamıştır. 

Kısmi adalet nitelemesi ise ligin devamının Ocak 2012 başında rejenere olmasından dolayıdır. Transfer penceresinin ortasından girecek müstakbel Galatasaraylı futbolcu 18. haftada Belediye’ye karşı oynayamayacakken diğer 16+belki 6 maçta oynayabilecekse ve formuyla da ligimizi aşırı dozda zevke sevk edecekse 16 takımımızın günahı nedir? 

Asıl husus da başlıktan anlayacağınız üzere teknik adam dolaşımının aşırı seviyede seyretmesi. Sirkülâsyonun olmasına bir şey diyemeyiz lakin ligin kaderine etki edecek bir duruma geldiğinde belirli şartlara bağlı olarak takımların başına geçmelerini dileyebiliriz. 

2010-11 sezonuna dair teknik adam değişikliklerinin ardından “modifiye ve motive” takımların oynadığı ilk iki lig maçını baz alarak skorların fikre payanda olup olamayacağına beraber bakalım. Yazının sonunda yazacaklarım elde edilen verilerin desteğine bağlı olarak değişmeyecektir. 

İlk sırada Eskişehirspor var: 
Eskişehirspor sezona Rıza Çalımbay ile başlamıştır. Rıza Çalımbay, Yaz – Sonbahar döneminin üçte birini göremeden gider, ardından bir hafta, takımı yardımcı antrenöre emanet ederler ve 7. hafta sonunda 3 puanları vardır. 9. hafta sonunda ise yani Uygun ile geçen ilk iki hafta sonunda ise puan 9’dur. Takım Belediye ve Karabük’ü yenmiştir. 6 puan 

İkinci sırada Galatasaray var: 
Galatasaray sezona Frank Rijkaard ile başlamış ancak takım içindeki aşırı halsizlik neticesinde görevinden ayrılmıştır. 8. haftada oynanan Ankaragücü maçı ve 2-4’lük skor sonrasında Galatasaray ortadaki puanların yarısını alabilmiştir, yani 12 puanı. Sonrasında Hagi’ye emanet edilen “haşlanmış koltuk” ve 10. hafta itibariyle Galatasaray’ın puanı 16’ya çıkmıştır. Fenerbahçe ile berabere kalıp, Antalya’yı yenmişlerdir. 4 puan
Galatasaray teknik adam hasadında fena bir yıl geçirmemiştir ve takımın başına Bülent Ünder 27. haftada getirilmiştir. Hagi’nin Fenerbahçe ile başlayıp Fenerbahçe ile biten serüvenin ardından görev bulan teknik adam ilk iki maçından 0 puan almıştır. Galatasaray’ın sezon ortasında modifiye olması bile motivasyona yetmemiştir. 0 puan 

Üçüncü sırada Manisaspor var: 
Manisaspor’da ligin ilk 4 maçında Hakan Kutlu en tepededir lakin sıfır çekerler. Ligin 6. haftasında ise yani Hikmet Karamanlı iki hafta sonucunda puan hanesinde 6’yı görürüz. Manisa deplasmanda Trabzonspor’u ve iç sahada Sivasspor’u yenmiştir. 6 puan 

Dördüncü sırada Ankaragücü var:
Ümit Özat ikinci yarına ilk maçlarına kadar takımın başındadır, görevi bırakır. Yerine teknik adam arayışında olan Ankaragücü ancak 24. haftada Mesut Bakkal ile anlaşır. O Ankaragücü önce Konyaspor’u ardından da Galatasaray’ı yener. Bir 6 puan daha… 

Beşinci sırada Sivasspor var:
Sezona Mesut Bakkal ile girerler. 10. haftada Rıza Çalımbay gelir. Önce Beşiktaş’a ardından da Belediye’ye yenilirler. 0 puan. 

Altıncı sırada Bucaspor var:
Sezona Bülent Uygun ile başlarlar. 8. haftada Samet Aybaba gelir. Gaziantepspor’a yenilirler ve Sivasspor ile berabere kalırlar. 1 puan. 

Yedinci sırada Konyaspor var:
Sezona Ziya Doğan ile başlarlar. Fena oynamadıkları maçta Bucaspor’a 3-2 kaybederler. 22. haftada teknik adam koltuğuna Yılmaz Vural gelir. Belediye ile berabere kalırlar ardından da Karabük’e yenilirler. 1 puan. 

Bu meramımı anlatacağım bir örnektir. “Niye Beşiktaş yok, onların da teknik adamları değişti” sorusunu aklında tutanlar için gelsin... Gençlerbirliği imdadıma yetişir... 

Gençlerbirliği Thomas Doll ile yollarını ayırırken o koltuğa kimi oturttu? Zumdick’i. Zumdick kim? Sene başında Thomas Doll’un yardımcılığını yapan bir teknik adam. Yani bir teknik adam gittiğinde ki burada esas adam Thomas Doll yerine ancak takımın antrenörü gelebilir. Takımın antrenöründen kastımız ise transfer sezonundan sonra takımla anlaşmamış biri… Sait Karafırtınalar da aynı kümeye dahil edilebilir.” 

Burada dikkat ettiyseniz takımın başına yeni bir teknik adam gelmesinden sonra geçerli olan sonuçları aldım “bakıcı antrenörler” (Anglosaksonların “caretaker” menajerine ancak bunu uydurabildim) ile bir sorunum yok…Zumdick de Sait Karafırtınalar da Tayfur Havutçu da bakıcı antrenör kümesindedirler. Çünkü onlar transfer penceresinden sonra imza atmamıştır. 

Kafasında ikinci bir sorusu olanlara da cevap verelim. Kasımpaşa meselesi… Kasımpaşa'da Yılmaz Vural takımı ilk devredeki 17 maçı oynadıktan sonra bıraktı keza Fuat Çapa da ligin diğer yarısındaki maçlara çıktı. Bu da transfer penceresinde yapılabilecek legal ve daha da önemlisi adil bir değişiklik olacaktır. 

Örnekleri verdikten sonra teknik adamların transferlerinde adilane kriterleri kelimelere dönüştürelim… 

1-Kulüp her transfer döneminde(Yaz Penceresi veya Kış Penceresi) sadece bir teknik adamla çalışmalıdır. Teknik adam da sadece bir transfer penceresinde takım değiştirmelidir. 
2-Kulüple teknik adam yollarını ayırırsa takımın başına “geçmiş” transfer penceresinde sözleşme imzaladıkları bakıcı antrenör geçebilir. 

Üç de yok dört de… 

Elbette TFF'nin ligin ilk yarısını adilleştirmesi yetmez ligin ikinci yarısının da Kış penceresinin kapatılmasının ardından başlatması gerekmektedir(Şubat başı). Yoksa adalet sadece lafta kalır… 

Yukarıdaki iki şart sağlansa lig sonundaki reel dünyanın sonuçlarını eğip bükerek faraziyelere biraz kafa patlatalım: 
Belki; 
-Bülent Uygun, Buca’yı bırakabilirdi ancak transfer penceresinin başlangıcına kadar Eskişehirspor ile organik ve inorganik bağı olamazdı. Rıza Çalımbay da bu kümeye dahil olurdu. 
- Mesut Bakkal da Yılmaz Vural da İç Anadolu’ya yeni transfer penceresine kadar sadece turistik geziler düzenlerlerdi. 
-Taraftar da yönetici de oyuncu da sabırlı olmak zorunda kalırdı. 
-Hagi gelmese Fenerbahçe, Galatasaray’ı belki de yenecekti ve ligi 84 puan ile tamamlayacaktı. 
-Hikmet Karaman gelmese Trabzon, Manisa’yı yenecek ve ligi 85 puanla tamamlayacaktı. 

Aslında bundan sonrakiler yanlış söylem serisine girer mi girmez mi bilemiyorum. Çünkü bakıcı antrenörlerin aldıkları skorları dahil etmedim… 

Netice 16 maçta 6 mağlubiyet 3 beraberlik 7 galibiyet 

Kabaca 34 maça tamamlarsak, şu sonuçlarla 49-50 puan aralığında seyreden bir “modifiye ve motive” takım olur. Bu da birinci sırada yer verdiğimiz Eskişehir’den daha fazla puan alan hayali bir “gazzolu” takım olabilir…

Peşinen...
a-Abdullah Ercan'ın gelişi üzerine yazıldı...
b-Evet, resim o filmdeki en güzel sahnedir...

11 Eylül 2011 Pazar

Fenerbahçe’de bir Cantona olsa, Ne güzeldi bu ülke





Aslında var bir Kan-tona...Ama 3 yaklaşık… Soyadı Kan-er… Adı Esat… Nam-ı diğer Fındık Esat…Küçük Esat… Fenerbahçe Cumhuriyeti’nden öğrenmiştim adını…Biraz araştırma sonucunda torunu Ayşe Uras’ın kendisi için hazırladığı belgeselle karşılaştım…”O Benim Efsanem”di hazırladığı yapımın adı…Kundaktaki Ayşe, dedesini tanıyamamanın hüznüyle devam etmiştir hayallerine… Merakını çelen siyah çantayı dayanamayıp açar ve bizlerle paylaşır bir futbolcunun hayatını...


Fenerbahçe’de 1930 ve 1940’lara damgasını vurmuş bir futbolcu…Sonrasında gazetecilik…Kadıköy bağımlısı…ve 6 Ağustos 1984…Santrhaftır…İri yarı adamların arasında hemen fark edilir…Zamanlamasının mükemmelliğinden söz ederler…Sahadaki naif duruşundan…Cem Atabeyoğlu kendisinin biraz inatçı olduğunun altını çizer…Ancak futbolda inatçılığın olmazsa olmazlığını ekler peşinden…30’ların ikinci yarısında yıldızı parlamıştır….Fenerbahçe’yi de zirvede tutarak…Futbolculuğu biter…Hem Genç Milli Takım hem de Fenerbahçe’nin gençlerini çalıştırır…Arada Eyüpspor macerası...Sonra gazeteler ve Kadıköy…

Kahraman Bapçum sesinden arkalara doğru ilerleyelim…Fazlasını isteyenler zaten araştırır bulur…



Yazıyı kapatacağız ama öncesinde bir hikayeye ışınlanalım: 1800’lerin son yıllarına girilmiştir…Adam zengindir ama mutlu değil…İyi bir şeyler yapmak ister…Falcıya danışır…Falcı küresine bakar: ”Senin bu dünyaya çok büyük kötülüğün dokunacak” der…Bizimki zaten mutsuzdur ve evine doğru ilerlerken tren yoluna gözü kayar…İçinden yaşamak geçmeyen bir yoldur kesiştiği…Tren yoluna yatar, kara kütlenin gelmesini bekler…Tam tren gelirken bir çocuğun raylarda oynadığını görür…Çocuğa ses eder ama sesini duyuramaz…Hemen yerden kalkar ve çocuğa doğru koşar…Oğlanı kurtarır…Akşamdır...Evine götürürken içindeki sıkıntıların parçalandığını hisseder…Çocuğun annesi kapıdadır ve retorik bir soru ile bitirir hikayeyi…Sen mi geldin Adolf? 

1936-37 sezonunda gol kralıdır…Fenerbahçe’ye 368 maçta 75 gol kazandırmıştır…Ama…Esat Kaner’in formda olduğu yıllarda sadece bir şeyi eksiktir… A Milli Takım forması…Hikayedeki adam, Hitler’i kurtararak Esat Kaner’in her milli maç izleyişinde kalbinin parçalanmasına da yol açmıştır…II. Dünya Savaşı her ülkede olduğu gibi A Milli Takım tarihinde de geniş bir boşluk yaratmıştır…Bu yüzden milli değildir Küçük Esat… 

Esat Kaner de yukarıdaki hikayede rol alır mıydı?...Yalçın Doğan’ın Fenerbahçe Cumhuriyeti’nden bir alıntı yapalım…Kararı siz verin… 


“ben size Fenerbahçeliliğimi anlatmak isterim. Biz delikanlılık çağlarımızda, daha çocukluğumuzda diyelim, antrenmanlarını bile kaçırmazdık. Bizim ev Fenerbahçe Stadı’na yakındı. O sıralarda stadın çevresinde tahta perde vardı. Onun üstünden atlar, stada girerdik. Yöneticiler ya da futbolcular da bizi kovalarlardı. Bir gün, hiç unutmam oradaki yöneticiler ve futbolcular bizi yine kovalamaya başladılar. Futbolculardan Esat da beni yakaladı ve bana bir tokat attı” 


Tırnak içindeki sözlerin sahibi K.Evren… 

Yani Küçük Esat senin bu dünyaya çok büyük kötülüğün dokunacak…Keşke yaklaşık olmasaydın...

3 Eylül 2011 Cumartesi

Bu çocukta hala çok iş var...


Hindistan’ın futbolu hakkında bir şey bilmesem de stadyumlarında gayet rahatlıkla piknik yapılabileceğinin farkındayım… Kim Kardeşyan bile rahatlıkla sığabilir çünkü koltuk ihalesini verdikleri adam kanaatimce kayıplara karışmış… En azından Albion 4 beyaz koltuğunu hibe etseydi ya…Böylece farklı bir yüzyıldaki maçı izlemezdik… Maçta 1 gol oldu ama hangi adamın attığını az sonra öğreneceksin hanımef/beyef-endi… Zira golü göremedik… Biz mi kim…Arjanlar, Venezler, Hintler…Öyle böyle değil… Golü tekrarında izlemek ne fena…Hem de Messi’nin ortasına kafayı vuranı içinde bulunduğundan 6 cümle önce ve 3 cümle sonra öğrenmen çok acı…Şimdi yönetmene uygun bir sıfat bulsam…Indiana’ya göre western ya da tersten epeyce bir eastern klasiği M. Çözen…Hindistan’ın da bir çözeni varmış a hanımef/beyef-endi…Öyle ki ülkede tahrik edici bir kadın da erkek de yok sana göre…Unisex yazılar da zormuş be…Evet, oraların çözeninin gösterdiği ablalar yüzünden Venezuela’nın 70’lik kadınları bile noter kapanmadan güzellik yarışmasına başvurmaya gitmiştir…Bey amcaların yanında sen de bir çantacısın öz beyef…Öz hanımef sen de rahat ol…Hindistan’dan bir koca bull…Sana zaten dokunamaz…
Maçın hangi sıcaklıkta oynandığını ölçemedim lakin Messi’nin oyuncu değişikliği esnasında iki kez kullandığı su miktarı Afrika’da çoğu yere bir yılda yağmıyordur… Arjantin hocasının ilk maçı bu… 4-1-2-3’ü tercih etmiş…Messi’yi takımın üstüne koymayı başaracak gibi…Aslan 3’ün sağ tarafında başlasa da maç ilerleyince yer ve zamandan bağımsız olarak hareket ediyor şartlar gereği…Taç kullanmadı zannedersem bir tek… İşte bu çocukta hala çok iş var hanımef-beyef…Teknik direktör sözünü tutsa da yükünü hafifletse Messi’nin… Hani Ertem Şener’in kendine olan düşkünlüğünü bilse…Büyüme hormonlarını sabah 1 akşam 1 vurdurur da kariyerinin sonunda pivot santrfor oynar…Organik olsa yorulur, yıkılır ama fena halde sentetik bir adam… Şu takımda diyorum Batistuta olsa…Çok farklı olacak her şey…Yüzde 70’in üzerinde anlaştığı tek bir adam var o da Arjan Cumali Bişi…O da zaten yanlış anlıyor Messi’yi… 1’li ise tahmin edeceğiniz gibi çilekeş Maşerano…Abartmak gibi olmasın Brezilya’nın bir ara efsane Mauro Silva’sı vardı ya bu arkadaş da aynı seviyeye çok yaklaştı…Barcelona’da defansta, burada süpürgelik…İlerdeki Higuain’i ağbisinden dolayı mı sevmiyorum, kararsızım ama 1000 gol atsa da benim gözümde zero…Messi’nin (Xavi’nin 2009 finalinde attığı pasın daha da özeli) pasını direğe nişanladı ya…
Arjantin’in sol tarafını kevgire çevirdi desek yeridir Venezuelalı kardeşler…Onlar da bizim fourfourtucularımız vardı kabilesinden…Çizgi forvet rolünde 9 nümero…Defansın göbeğinde 2 Egemen Korkmaz… Şimdi a diyeceksin…Yazı pat diye biter…Nedeni aşağıdaki resimde…Hakemin kol işaretlerini anlayan bir spikersen odanda bir gurme efekti duymam lazım…Zira Arda’nın golü bile kuzuları kurtaramadı…

28 Ağustos 2011 Pazar

Play-Off Üstü Erke Dönergeci ya da Zikzak Trambolin Sistemi

Play-off’u son on seneye uyguladım ve sonuçlarının Galatasaraylıları çıldırtacağına eminim. Play-off’un da erke dönergecinin de ne işe yaradığı hakkında bilgim yok ancak ikisinin de hiçbir halta yaramadığına inanıyorumve bu sistem uygulandığı andan itibaren sadece üst klasmanda bile katastrofa yol açacağından şüphem yok. Yazının devamında ise şikenin önlenmesi için yıllardır savunduğum “zikzak trambolin” sistemimi önereceğim. :) İsmini boş ver. İçeriğine bak. Millete özenip uyduralım dedik. Son 10 sene dediğime bakmayın bu sene mahkemeye taşındığı için almadım. 2000-2001 sezonundan itibaren başlatacağız ve ilk sezonu detaylandırıp geriye kalan dokuz sezonda sadece tabloları yükleyeceğim. 

 2000-2001 Normal sezondan Fenerbahçe 38, Galatasaray 36.5, Gaziantepspor 34 ve Beşiktaş 32 puanı dörtlü gruplara taşımıştır. Şimdi dörtlü grupları puanları nasıl dağıttım sorusu belirlenebilir? Aslında dört takımın sezon içinde birbirleriyle oynadığı maçların sonucunda oluşan puan tablosunu play-off aşaması gibi aldım. Bu sisteme geçildiğinde takımların motivasyonunun farklı olacağını ben de biliyorum ama şu da var ya herkes aynı seviyede motivasyonunu ve hazırlığını arttırırsa sezon içinde birbirleriyle oynadıkları maçlarda benzer skorları alsalar. Dörtlü gruplarda ise Fenerbahçe 10 puanla lider olur ve toplam puanda yine şampiyon olur. Diğer takımların da yerleri değişmez ve mutluca kerevete çıkarız.

2001-2002 Hiçbir değişim yok 

 2002-2003 Hiçbir değişim yok 

 2003-2004 Hiçbir değişim yok.

 2004-2005 Trabzonspor Şampiyonlar Ligi’nden oluyor. Galatasaray play-off meyvesini afiyetle midesine indiriyor. 

 2005-2006 O mideye Fenerbahçe eli değiyor ve şampiyonluğu söküyor. 

 2006-2007 Trabzonspor hiçbir yere gidemezken bu sene olduğu gibi Şampiyonlar Ligi bileti kazanıyor. Beşiktaş ise rütbe düşüyor. 

 2007-2008 Galatasaray son şampiyonluğunu hala Lucescu ile almış oluyor. Fenerbahçe Galatasaray’ı play-off esnasında alt ediyor. 

 2008-2009 Beşiktaş da son şampiyonluğunu Lucescu ile almış oluyor. Fenerbahçe dipten gelip şampiyon oluyor. Muhtemelen Bülent Uygun 3 - 5 - 7 - 10 sayı örüntüsünde kalıyor. 

 2009-2010 Bursaspor manidar bir şekilde 1.5 puan fark atıyor. Değişen bir şey yok…. Şimdi üzülen Fenerbahçeliler bu sistem ile 3 ekstra şampiyonluk kazanıyor. 4. yıldızı takıyorlar. Mircea Lucescu hala Avrupa yakasında yerel bir kahraman olarak anılıyor…. 

 Gelelim “Zikzak Trambolin” sistemine. Aşağıdaki resmi beyninize oturtun. 



 Şimdi 2008-2009 sezonunu ele alacağız. İkinci sütunda kulüplere aktarılan paraların olduğunu varsayalım.


 Buna göre Denizlispor küme düşmek isterse 6 milyon daha fazla para kazanacak. Küme düşmek istemez! ise daha iyi oynayacak böylelikle en azından Ankaragücü’nün yerine gelir ve de 1 milyon fazladan kazanır. Tabloya baktığınızda gözünüze ilk çarpan şey ise 6, 7, 8, ve 9. sıradaki takımların gelirlerinin düşük olmasıdır. Mesela son 4 haftaya girilirken motivasyon kaybı nedeniyle dengesiz skorların 6,7, 8, 9 no’lu takımların maçlarında alındığı gizli saklı değil bu yüzden (örnek veriyorum suçlama yok) Kayserispor ligi 7. değil de 5. bitirirse kasasına 8 milyon fazladan para gelebilir. Ya da daha fazla para kazanmak isterse altlara doğru gelebilir ve ligde kalma heyecanı yaşatır taraftarına. Bu sistemde bir basamak başarılı olmak değil iki basamak başarılı olmak esas ya da her türlü riski alıp biye-biye dedirtebilirsin. İsmine takılmayın. Yazı başlıklarında uç noktalar denediğim gizli değil bu da onlardan biri. Play-off mu içine siner zikzak trambolin mi? Karar senin… 

Önce dalga geçin doyasıya :) sonra bu ne diyor diye bir düşünün sonra da hata bulursanız yorum kısmına gönderin.


19 Ağustos 2011 Cuma

70 Yapar

Azap maçından hoş bir saflık çıkacağını bilemezdim. Maça 19 numara ile başlayan Walters, Thun savunmasından Schindelholz'un dirsek darbesiyle sakatlanır. Başı sarılır. O sırada kamera başka tarafa yönelir. Maça başlanır. İleri uçta Jones'un çıkmasından sonra tek başına cebbeleşen forvetin arkasında 51 numarayı görünce maçı yayınlayan tv'ye H.U. çekilir. Akla 2 dakika sonra "Ulan yedeklerde 51 yoktu ki" çarpar. Maç devam eder 5 dakika sonra Walter hala sahadadır. TV'den özür dilenir. Ancak yeni formasının arkasında kanlı formasındaki gibi herhangi isim yazmaz ve koskoca bir 51 numara gözükür. Maçın son dakikasında Thun kalecisi Da Costa atılır. Baş rolde Walters vardır. Thun'un değişiklik  hakkı kalmadığı için kaleye sol açığı Stephan Andrist geçer ve ilk pozisyonda Walters sol açıkla karşı karşıya kaldığı pozisyonda Andrist'e takılır. Zaman geçer Walters zaman geçirmeye çalışır ve kendisine sarı kart gösterilir. Tv kanalı 19 numaralı oyuncuyu 51 numara diye yazar. Özür geri alınır. Hakem ne yazmış o merak edilir.  





3 Ağustos 2011 Çarşamba

Leonardo Neoren Franco’nun Yarattığı Devasa Para Trafiği



Leo Franco’nun yarattığı para trafiği ilgi çekici boyuta ulaştı 2011 yılında. Olayların gerçekleşmesi için 34 sene evvel haddinden fazla ilgi görmüş bir kalecinin doğması gerekiyordu ve performansını stabil halde tutamaması sonucu ekonomi ateşini Avrolarla harladı. Toplama yaptığımızda tarihin en pahalı kalecisine ne kadar yaklaştığına bakalım. Doğal olarak performansının yerlerde sürünmesinden dolayı takımın gişe vb gelirlerinden mahrum kalmasını hesaplamadım, hesaplayamam da lakin bonservis ücretleri üzerinden gideceğim.

2 yıl evvel Madrid’den ayrıldığında Madrid’in kırmızı tarafı kara kara mı düşündü? Cevabı verirken kafamın geriye ne kadar esnediğini görmeni ve beni aşağılamanı isterdim Erkan Yolaç. David de Gea Casillas’ın ilk yıllarından bile daha iyi oynayarak Ferguson’a van der Sar’ın ömrünü kaplan otu ile uzatmasının ardından nefes gibi geldi. Leo Franco’nun buradan yarattığı pazar 20 milyon Avro.

Galatasaray’a gelir. Taffarel görmüş takım beğenmez kendisini ve Selçuk’un Kadıköy’den attığı golle bileti kesilir. Neyse ki Zapata’ya bonservis ödenmez 2011’de ama kendisi de zaten istenmediği yerde durmaz ve Fernando Muslera ile anlaşılır. Muslera için 6.75 milyon Avro ödenir Wanderers Montevideo'ya. Daha kesinleşmese de bonusu maalesef Lorik Cana’dır. Biz bunu da hesaba katarsak 11.75 milyon Avro elde ediyoruz.

Ve son olarak  halen formasını giydiği Real Zaragoza 8.6 milyon harcayarak Tabzonspor’un elemedeki rakibi Benfica’dan Roberto Jimenez’i transfer ediyor.

Sonuç 40.35 milyon Franco; hepsinin üzerinde de onun resmi var...


30 Temmuz 2011 Cumartesi

2014 Kura Çekimi ve Kıtalararası Bakış

Avrupa
Kıt'adaki 53 takım da kura çekilişine katılıyor. Maçlar 7 Eylül 2012 ila 15 Ekim 2013’de oynanacak. Grup birincileri doğrudan katılırken, en iyi sekiz grup ikincisi play-off oynayacak. Siyasi krizlerden dolayı Azerbaycan ve Ermenistan, Rusya ile de Gürcistan aynı grupta yer alamayacak. Avrupa kıtasından toplamda 13 takım Brezilya yolcusu olacak. Takımlar Temmuz ayındaki FIFA sıralamasında göre altı kategoriye ayrıldı. Son kategori hariç her birinde dokuz takım var. Sonuncusunda ise en düşük puanlı sekiz takım yer almaktadır.
Altıncı kategorideki takımlar son grup olan Gup I’ya yerleşemiyor. Kura çekimi altıncı kategorideki takımların olduğu yerden başlayıp birinci kategoride sonlanmaktadır.
Play-off maçları 15-19 Kasım 2013’de oynanacak.
Asya 

Kıtaya 4+0.5 hak tanınmıştır. Asya bölgesinde 46 üye takımın 43 tanesi iştirak etti; 1. ve 2. turların sonunda geriye 20 takım kaldı. Ve bu 20 takım üçüncü turu oynadıktan sonra dördüncü turda üçüncü turda olduğu gibi tekrardan gruplara ayrılacak. Dördüncü turda beşerli iki grup olacak. Gruplarını ilk iki sırada bitiren takımlar Brezilya’ya doğrudan gidecek. Beşinci turda gruplarını üçüncü bitiren takımlar kıta play-off unda karşılaşacak. Kazanan takım kıtalararası play-off oynamaya hak kazanacak.
Bugün ise üçüncü turun kura çekimi yapılacak.


Afrika
Afrika’dan 53 üye ülkenin 52 tanesi Brezilya 2014 şansını kovalayacak ve beş tanesi Güney Amerika yolcusu olacak. Elemeler üç tur üzerinden oynanacak; bugün birinci ve ikinci turun kura çekimi yapılacak. Birinci turda 24 ülke iki maç üzerinden karşılaşacaklar ve seriyi kazananlar ikinci turda 29. sıradan itibaren yerlerini FIFA sıralamasına göre alacaklar.

İkinci tur için gerçekleşecek kura çekiminde her bir kategoride onar takım yer alacak. İkinci tur için yer alacak 28 takımın kategorileri bellidir. Buna göre

Toplamda 40 ülke ikinci tur için mücadele edecek ve dörderli 10 grup oluşturacak ve grubu lider tamamlayan 10 takım 3. tura yükselecek.

Üçüncü tur ise play-off 'a sahne olacak. 11-15 Ekim 2013 ve 15-19 Kasım 2013 tarihlerinde iki maç üzerinden oynanacak ve galip takımlar Brezilya'ya gidecekler.

Okyanusya Bölgesi
Okyanusya bölgesine ise tanınan kota 0.5. 11 üye ülkenin on biri de katılıyor. Kıta sıralamasında son 4 sıradaki Amerikan Samoa, Cook Adaları, Samoa ve Tonga birinci turu oynayacak. 21-26 Kasım 2011’de Samoa’da oynanacak maçlarda grubu lider bitiren takım, ilk yedi takımla birleşip toplamda sekiz takım olarak ikinci tura başlayacaklar.
İkinci tur 1-12 Haziran 2012 tarihinde lig usulü turnuva olarak Fiji’de gerçekleşecek. Yarı finale çıkan takımlar üçüncü tura yükselecekler. İkinci turda dörder takımlı iki kategori yer alacak.
İkinci turdaki kategoriler şunlardır:




Buna göre kura çekimine 2. kategoriden başlanacak. Birinci ve üçüncü çekilen takım A grubuna, ikinci ve dördüncü sırada çekilen takım ise B grubuna gidecek. Sonra birinci kategoriye geçilecek yine bir ve üç a grubuna, iki ve dört ise B grubuna gidecekler.

Üçüncü tur ise 7 Eylül 2012-26 Mart 2013 arasında oynanacak. İç ve dış saha maçları olacak grubu lider bitiren takım kıtalararası play-off oynayacak.

Kuzey, Orta Amerika ve Karayip Bölgesi
35 üye ülkenin otuz beşi de katılıyor. Kota 3.5.

Birinci tur bölge sıralamasında en kötü 10 takımın birbirleriyle oynadıkları iç ve dış saha maçlarıyla tamamlandı. 5 seriden galip çıkan 5 ülke ikinci tura yükseldi. Bunlar Belize, Dominik Cumhuriyeti, US Virjin Adaları, Saint Lucia ve Bahamalar. Bu beş takım ikinci turun kura çekiminde on kategoride kendilerine son kategoride yer buluyor. İkinci turda takımlar dörderli 6 gruba ayrılacak. Gruplarını lider tamamlayanlar üçüncü tura yükselecekler. Maçlar 2 Eylül’den 15 Kasım 2011’e kadar sürecek. Kura çekimine en son kategoriden başlanacak. Kategoriler şunlardır:

Üçüncü tura ABD(1), Meksika(1), Honduras(1), Jamaika(2), Kostarika(2), Küba(2) otomatikman kalıyorlar. İkinci turdan gelen takımlarsa üçüncü kategoriyi oluşturuyor. 3 gup oluşacak ve kura çekimine üçüncü kategoriden başlanacak. İlk takım A’ya gidecek şekilde kura çekiminde grupların yerleşmesinde alfabetik sistem uygulanacak.

Dördüncü tura ise gruplarını ilk iki sırada bitiren takımlar katılacak. 6 takımlı bir grup oluşturacaklar. Grubu ilk 3 sırada bitiren takımlar direkt katılırken dördüncü sıradaki ülke kıtalararası play-off oynayacak.


Güney Amerika
Güney Amerika’da üye ülke sayısı 10. Brezilya turnuvayı düzenlediğinden dokuz takım arasında bir rekabet yaşanacak. 9 takımın kotası 4.5 ve ülke sayısına oranladığımızda en azından kıtanın yarısı temsil edilecek. Tantanası en az olan sistem Güney Amerika’da. 9 takımı bir gruba koyuyorlar ve 16 maç sonunda (7 Ekim 2011 ila 15 Ekim 2013) ilk 4 takım Brezilya’ya yürüyerek gidebilecek iken beşinci takım kıtalararası play-off oynayacak. Fikstür belli olduğundan Venezuela gider gibi…



 Bu arada adet yerine bulsun diye beklentimiz bu gruptur...

Yazının az da olsa formal olması için fazlaca -cek -cak kullandım; biliyorum...



14 Temmuz 2011 Perşembe

Filler tepişirken yeşil çimlerin ezilmesine izin verme

İster öyle ister böyle, ülkenin son anlarda adil düzene doğru kaydığını sananlardan biri değilim. Herkesin ajandasındakileri sayısı sayısına yerine getirdiği bir ortamda, MB’yi Ergenekon ve Balyoz davalarında yerin dibine sokan topluluğun bile, her nasılsa birden doğrudur ağabeycim şeklinde, palazlanmasını aklımın ve vicdanımın herhangi bir noktasına değdirdiğimde enerji alamıyorum. Aslında değişimin nasıl gerçekleştiğine bir sonraki paragrafta değineceğim. Yukarıdaki davaların tümünün yanlış olduğuna inanmam da bu ülkede pembe perdelerin arkasında yaşadığım anlamına gelir. Artık davaların esas çerçevesini bir akıllının kuyuya kendi ışığını yok edecek çakmak taşlarıyla birlikte gerçekten suçlu granitleri vb. de atması oluşturmaktadır.
MB’nin eskiden, askerlerin çıkardığı Maya’da çalıştığını kaçınız biliyor. Bu durumun farkında olan güruh veya MB’nin tahtının en azından kolçağına oturmak isteyenler artık yeni belgeciler olarak görev yapmaya başlamıştır. İnandırıcılık seviyesi Kadıköy ve Beşiktaş ilçelerinde yerlerde olan birinin dillendireceği şeylerin umursanmama riskini göze alamazlardı ve bu sayede akımı birçok kola verdiler. Elektrik devresinde önceleri seri bağlama taktiği uygulayanlar ampulün taca çıktığını görünce artık paralel devre kurmak zorunda kaldıklarını anladılar. Devredeki bir ampulde hata olduğunda bile diğer ampuller yanmaya devam edecekti. Bu sebepten ötürü MB’nin yanında yeni yüzlere ihtiyaç vardı. Her birine yapbozun ayrı parçaları düşmüyor muydu? Suçlananlardan bazılarının serbest kalmalarının ardından o koldaki ampulün işlemez olduğunu görmedik mi? MB artık simge olarak kullanılıyor. O kuyudan çıkarılmış koskoca bir taş MB ve her zaman olay mahalline fırlatılır. Bize hissettirilen şey ise bakalım o taşın altından neler çıkacak…
Yukarıdakileri okuma zahmetine katlandığın için teşekkür ederim ama daha ortasındayız Her ne kadar Beşiktaş adına kendimi konuşmak yetkisinde görmesem de Süleyman Seba’nın ardından çok temiz olmadığımızı düşünüyorum. Süleyman Seba çağı öncesi hakkında ise canlı olarak yaşayamadığım için pek yorum yapamayacağım. Yok dememiz de var dememiz de faraziyedir.
Habertürk’te malum eşkâl resmi yayınlanana kadar ben de davanın futbol içi bir süreç olduğunu düşünenlerdendim. Zaten ezelden beri yalamakta beis görmeyen insanların dönüşümünden sonra yazdığımız reçeteye eklemeler de bu süreçten sonra gerçekleşmiştir. Böyle bir resmin genişçe yayınlandığı sadece terör örgütlerinin en üst düzeyindeki insanlar yakalandığında görülmüştür. Aziz Yıldırım’ın suçlu olmasına inanmak veya inanmamaktan başka bir şey söz konusudur. Amaç hep diğerinin gözünde bir başkasını küçük düşürmektir. Futbol gibi renk cepheleşmesinin güçlü olduğu bir ortamda ise bu anlaşılır bir şeydir. Yalnızca buradaki cepheleşmeler kulüpler arasında değil kulüp içlerinde gerçekleştirilmek istenmektedir. Bu da tuvale önce sarı, sonra bordo, sonrasında beyaz renklerin sürülmesinden gerçekleşmektedir. Beşiktaş’ın da bu işe ekleneceğini bildiğimden herhangi bir şekilde görüş belirtmedim ama iş dün gece netleşince de yazmak kaçınılmaz oldu.
Şimdi hükümetten öncelikle ceza hukuku vd. dersleri ilköğretim seviyesinde zorunlu olarak okutmasını istemek en doğal hakkım oluyor. Trafik dersini falan koymak zaten ülkede abes, ancak alkollü araç kullandığında kaç yıl yatacağını öğretirsen o velede, büyüdüğünde belki zil zurna direksiyon başına geçmez. Zaten malum olaylardan sonra hukuk âlimlerimiz de dava dışı topçularımızın da hepsinde korku açmaya yetecektir. Dava neredeyse bütün toplumu ilgilendirdiğinden canlı olarak TRT’nin herhangi kanalından yayınlanması gerekmektedir ama her şeyi birbirine karıştırılmaz deme. Sen sporla siyasetin ayrı gittiğini düşünen arkadaşım neden TRTSpor kanalı aynı zamanda Meclis TV. Frakla yüzen veya koşan birini gördün mü? Alakasız gözükse bile bunu eloğluna nasıl anlatabilirsin.
Olayın kurgulanmış olacağı veya kurgulanmamış olacağı da muamma! ama kurgulayacak biri varsa da ellerine koz vermek için çok uğraştıkları belli. Beşiktaş cephesinde sadece transfer vaadiyle kandırmak, Emenike olayıyla benzerlikler göstermiyor değil. Emenike olayından farkı İbrahim ve İskender’in tam performansla sahada yer almasıdır. Bu görüşme doğruysa etiksizliğin önde gidenidir ve de şike olarak algılanmasa da cezasız kalması beklenemez. Trabzonspor ve Fenerbahçe cephesine hiç girmeyeceğim. Ancak işin Galatasaray tarafını es geçmem söz konusu değil. Bu olaylar ilk patladığında sayıları bir elin parmağını geçmeyen Galatasaraylı arkadaşların Fenerbahçe’siz bir ligin keyfinin çıkmayacağını söylemelerinin ardından kendilerinin de temizci gruba dâhil olmalarını anlamlandıramıyorum. 10 gün önce FB, BJK, TS ceza alıp da GS pak takım olursa yüzyılın ironisi bu olur demiştim. Gidişat onu gösteriyor ama emin olun bu kurgunun ilk sırasında evvela siz varsınız. En ufak hatanızda üzerinize çullanacak bir kötü topluluk var. Yalnız Ünal Aysal’ın her şeyin bir an evvel çözüme kavuşması için yaptığı çağrıyı doğru buluyorum. Düşeceksek düşeriz…
Şimdi bir de adaletin kestiği parmak acımaz tabirini kullanıp, kadeh yudumlarken idama karşı duran kafasız amcalara nasihat olsun; oralarda böyle şey olduğundan tek motto ”Topunuzu keserim ha”…Futbolu öldürmeyin la!

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Pekitmek*

Bazı adamlar size çok garip gelir. Bilirsiniz ki bu topraklarda yetişmiştir ama kökeninde bir yabancı gen ararsınız. Pektemek de bana göre Almanya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin sınırlarının birleştiği yerden geliyor. Futbolu bildiğinden zerre şüphem yok. Forvet oynaması, açık oynaması hatta striker da denilebilecek yapıda olması geleceği en parlak oyuncu yapıyor kendisini. demişiz...
Sene başındaysa Tabata'nın ayrılmasından evvel sakatlanmasa Beşiktaş'a gelirdi. demişiz... vs.

Hayaldi, gerçek oldu... Lakin Türk Bobo kendisiyle örtüşmeyecek bir benzetme. Öncelikle Bobo'nun sol-sağ kanattan taşıyıp herhangi bir rakibe çarptırmadan topu içe kesme çabasının 10 tane başarılı örneğini gösterin futbolu bırakırım.(Kanattan ender başarılı paslarından biri Pektemek'in müthiş bir hareketinin olduğu maçta asiste dönüşmüştür  o da ironiktir.) Sırf bu sebepten ötürü bile Bobo'dan ayrılmaktadır. İkinci ayrışma topu ayağı aldığında ortaya çıkmaktadır. Bobo topu ceza sahası içinde alırsa çok kısa sürede reverse hareketini yaparak kaleyi bulabiliyor ancak ceza sahası dışında buluştuğunda top kayıplarındaki artış önemsenecek kadar fazla olabiliyor.  Pektemek şu an için Bobo kadar iyi golcü değil ve kendini oraya konumlandırmasıyla da hataya düşer. Kendisinin en önemli özelliği de Bobo'nun eksik olduğu yerlerden biri. Yay kısmında topu sırtı kaleye dönük bir şekilde tutabiliyor Pektemek. Geçen sene, yaptığı o inanılmaz kontrol ve vuruş hala gözümün önünden gitmez. 2 yıldır yeni Beşiktaşlı herhangi bir oyuncuya dair bir şey yazmamıştık. (Mehmet Topuz sağ olsun). Bende bi hareketlenme yaratabilen tek adam...

*Pekitmek: Güç vermek, güçlendirmek, tekit etmek. 2. Daha önce istenip de yerine getirilmemiş bir iş için yeniden resmî bir yazı yazmak, tekit etmek. 

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Ufak bir sorun daha!



Bursaspor-Beşiktaş yangınını sanal olarak körükleyenlere bir şans daha gelecek bu haftanın sonunda. Cumartesi günü saat 20:00'de Bursaspor-Gençlerbirliği ile oynarken, Kamil Ocak'ta Gaziantepspor'un rakibi Beşiktaş. İki takımın da son haftaya girerken puanları elli sekiz. UEFA Avrupa Ligi'ne iki takım da gidecek lakin felaket körükleyenler için bulunmaz bir fırsat...Ligin 3. veya 4. bitirilmesi sezon öncesi hazırlık sürecinde iki haftalık bir oynama demek. Lig üçüncüsü 3. eleme turundan başlarken(28 Temmuz 2011), dördüncü takım sezonun ilk resmi maçını 14 Temmuz 2011'de oynayacak. Bu "iki hafta" nifak tohumlarının öncekilerle hibritleşerek daha dirençli hale gelmesini sağlayabilir. Gençlerbirliği ve Beşiktaş yenilseler sezonu 61 puana bitirecek Bursa-Gaziantep şehirleri, yeşil-beyazlılar 3. , kırmızı-siyahlılar 4. olacak. İkili averajları 4-4, dolayısıyla eşit. Aradaki 9 gollük fark da kapatılamayacağından herkes huzur içinde sezonu bitirebilir. Yalnız Bursa'nın puan kaybı çok baş ağrıtabilir. Bu durumda Beşiktaş'ın da galip gelmesini bekleyenler olacaktır. Bugün Eskişehirspor maçında as kadro çıkarlarsa Gaziantep'e benzer bir kadro çıkartmakla yükümlü kalınacaktır. Benzer kadronun da ligin son maçında topa ayağını sürmeyerek abesle iştigal edeceğini olasılıklar dahiline alalım. Bunu göz önüne aldığımızda Beşiktaş'ın Pazartesi maçında gençlere yer vermesi daha akıllıca. 
Şimdi görev Tayfur Havutçu'da, gönlümüz el vermese de, şu iki maçı dinamik ve hırslı oyuncularla oynamak  herhangi bir şovdan yeğdir.
Gaziantep'te hakemin kafasını yaran adam olmasa takımı!, hükmen yenik sayılmayacak ve 3. ile 4. takım arasındaki iki maçın sonucu 4-4 olmayacaktı. Şimdi top Bursa'da kendi göbeğini kendi kesecek, o taş atılmasa daha ağır okkanın altında düşmanlık tetikleyenler değil "düz taraftar" olacaktı. 

22 Şubat 2011 Salı

05-06'dan Bu Yana Süper Ligin En Golcü 11'i

Hangi kaleci, hangi defans, hangi orta saha ve hangi forvet? Toplam 439 gol...

20 Şubat 2011 Pazar

"Güz-Bahar Takvimi" Öncesi Rusya'nın Avrupa Kupalarındaki Son 6 Yılı

Rusya yakın zamanda çok uzun bir lige başlayacak. Yaklaşık 44 hafta sürecek  Premier Lig'in uluslararası bir şampiyonaya denk getirilmemesi için bu sezon en uygun zamandı. En uzun sezonun oynanmasının sebebi ise 2012-13 sezonuyla Rusya'nın zorlu kış koşullarını artık umursamayarak "güz-bahar futbol takvimi" ne geçecek olmasıdır. Bu değişim için öne sürdükleri şeylerden ikisi ise Avrupa takvimine entegre olmak ve de UEFA'nın düzenlediği kulüp organizasyonlarında eleme turlarında berhava olmadan gruplara kalabilmektir. Diğer unsurlarsa ligin ihraç edebileceği oyuncuların transfer olduğu takımlarında ardı ardına onlarca fazla maça çıkmaması, emin olmasam da (Amısulashvili örneği gibi) diğer ülke liglerindeki takımları çaresiz bırakmamaları olabilir. Rusya'da kış dönemi transfer penceresi Mart'ın ortalarında kapanıyor ama bu yeni sistemle belki de Şubat'ta sonlanacak. Bu geçiş için tek sıkıntıları ise FIFA'dan üçüncü bir transfer penceresi için ret cevabı almalarıdır. UEFA kulüp organizasyonlarının eleme turları liglerinin 19 ila 22. haftaya denk gelmektedir. İkinci transfer penceresi Ağustos'ta olduğu için burada herhangi bir sıkıntıya rastlanmaz; herhalde bu istek ulusal lig içindir. (Kiril alfabesi elimi kolumu bağlıyor daha detaylı bir varsayımda bulanabilmek için). Zaten mevzumuz da bu değil üzerinde duracağımız şey Rusların Avrupa kulüpler organizasyonlarında eleme turlarındaki başarısı.   Sarı renkteki -Rus- takımın turu atladığını gösteriyor; kırmızı renkteki -Rus- ise hoşça kal demektir. Son 6 sezonda 5 defa Şampiyonlar Liginde gruplara kalamamışlardır. 10 defa da Avrupa Ligi'ne girememişlerdir. Nasıl ki bu hafta içi oynanan maçlarda kuzeyimizdeki takımların liglerinin başlamaması bir dezavantaj değilse liglerin 2/3'ünün geçtiğinde oynanan Avrupa Kupası maçları da onların favori olduğunu göstermiyor. Özellikle 2009-10 sezonundaki çöküşü açıklayamıyorum. Eğer bu çöküş 2008-09 sezonunda olsaydı, Avrupa Şampiyonası'ndaki Rusya başarısı öne sürülebilirdi lakin 2009-10 için herhangi bir şey üretemiyorum. 

 Yukarıda ise gruplara katılamamalarından ziyade oynadıkları tur sayısıdır. Kırmızılar başarısız sarılar başarılı tur sayısıdır.

18 Şubat 2011 Cuma

Ülke hocalarına on sekiz cümleyle serbest dalmak

Gazanfer Bilge Cem Atabeyoğlu'nu sırtlamış gidiyorken hocalara giydirmemek olmazdı...
Şenol Güneş:”Ahlaki pataklayıcı”
Aykut Kocaman:”Kırmızıdan sonra yeşilden önceki adam”
Ertuğrul Sağlam:”Reha Yeprem Fake”
Shota Arveladze:”He doesn’t juggle with a God’s penny”
Tolunay Kafkas:”Yarılanma ömrü 3 yıllık Franz Kafkas”
Bernd Schuster:”Blonde on b-w”
Hikmet Karaman:”Eski Yunan’da yaşasa retorik ve tirat kralı olacak muhtemel Karamanlis”
Abdullah Avcı:”Anadolu Beyliklerine Çalışan Konstantinopolis belediye tekfuru”
Bülent Uygun:”Mottosu etler dışarı bu bir uygundur olan strip club menajeri”
Galatasaray Hagi:”Kol kırılınca Japonla yapıştıran ama Yen’i içeride unutan profesör”
Yücel İldiz:”Dizel Denizli”
Ümit Özat:”Ya taraftarına abaküs ya da kendisine tespih kötekçisi”
Mehmet Özdilek:”Megamind”
Ralf Zumdick:”Bebe bakıcısı”
Samet Aybaba:”Ayağı yere değiyorsa oynatan”
Rıza Çalımbay:”İki muz orta bir gol”
Yılmaz Vural:”İşsizlerin hayata tutunma ikonu asansör fetişisti”
Fuat Çapa:”Mekan işletmecisi”

17 Şubat 2011 Perşembe

Sheva Sheva Bobo


Hafta sonundaki defans dörtlüsünün yüzde 75’i değişmiş bir takımdan ilk yarıda iki hata ile oynamasını beklemek çok iyimser olacaktı. İki tehlikenin de futbolcu kişiliği pişmaniyeleşmiş Shevchenko’dan kaynaklandığı, birinin yardımcı hakem tarafından prematüre bırakıldığı diğerininse penaltı noktasında boş kalan “Sheva’yı tutun la” diye bağırmamın ardından Vukojevic tarafından golle sonuçlanması tüm her şeyi geri dönüşüm kutusuna atmaya yetiyordu. Pozisyonların membasının sol kanat olduğu ve sahanın en genç ikinci oyuncusu ile en yaşlı ikinci oyuncusu arasında geçmesi de ayrı bir rahatsızlık yaratıyor. İlk 20 dakika İsmail’in ilk defa bu kadar verimli oynadığını belirtelim. Attığı şutun dışarı çıkmasının ardından formasının arkasına “acaba İbrahim mi yazdılar” bakışına keşke yazsaydı demekten başka bir şey diyemem. İlk defa bu kadar pozitif baktığım adam kalan 70 dakikada hiçbir zaman ama hiçbir zaman bek potansiyeli bile taşıyamayacağını gösterdi. Bu arkadaşı Arif Erdem “süper” dediğinden beri şüpheli listemde tutuyorum. Bek olarak vasat altı olsa da fena olmayan bir hücumcu yaratılabilir kendisinden. Simetrisindeki Hilbert de zaten bek değil. Bu yüzden pozisyon hatalarına tek kelime edemeyiz ancak tribünler mademki performansı sekenlere yuh çekiyor, 1. ve 2. gollerde Sheva’yı marke edememesine rağmen Hilbert'e övgü nidaları günün anlam ve önemine pek uymamıştır. Protestoların 90 dakikanın bitiminde yapılmasının daha az zarar getireceğini söylemek abesle iştigal olmaz.
Kadrolar açıklandığında Schuster’in güvenmediği Bobo’yu direkt sahaya sürerek Almeida’yı yedek oturtması kimsenin aklına yatmaz. Mevcut düzende Nobre’nin sahada yer alması ayrı bir üzücü durumdu. Manisaspor maçında mal bulmuş da kudurmuş gibi bu takım anahtar deliğinden izlenir demiştim. Bu benzetmeyi lig maçlarında hiç kullanmadım (zira ligdeki Beşiktaş’a dair, bu yazıdan sonra, kendimi hiç yormadım) sadece hedef alınan kulvarlarda geçerli olduğunu söylemeliyim. Türkiye Kupası ve Avrupa Ligi için Schuster’in mantalitesinin yaralı olacağına inanarak söylemiştim lakin çıkardığı hiçbir kadroya bu denli isyan etmemiştim. Kulüp Avrupa’da oynasın diyerek Almeida’yı alıyor kendisi ise oyuncuyu Fenerbahçe maçına saklıyor gibisinden bir izlenim yaratarak ilk 11’e almıyor. Beşiktaşlı olmasam “Hoca kendini kovdurtmak mı istiyor?” sorusu beyin kıvrımlarımda slalom yapardı.
Takım ceza sahası içine ilk 75 dakika 1 veya 2 kez iki adam üstünü sokabilmişken hangi Dünya takımından bahsedelim. Yalandan da olsa bir ofsayta düşselerdi fena mı olurdu.
Bu takımda ise hala Aurelio’nun oynaması içimi yaralayıp duruyor. Aurelio’yu başta savunanlara hiç kızamıyorum çünkü büyük bir sihrin içinde gözler kamaşabiliyordu ve de rasyonel bakılabiliyordu. Alın işte rasyonellik kulübün başkanı kendi oyuncusuna zamanında girişene kontrat uzatırken zoraki kaptanının kontratını yırtabiliyor. Hep lahana turşusu hep lahana turşusu ama reklamlarında kullandığı gibi Dünya standartlarında Brüksel lahanası…
Aurelio oynarsa takım az gol yer miti de artık bütün fırınlarda yakılıp külleri deniz tarafındaki kalenin içine serpiştirilebilir. Adam defanstaki ikilinin arasından çıkmıyor, sürekli araya kaçıyor. Bu kadar G-string futbolcun olursa da orta sahada, Beşiktaş’taki arsa fiyatları göz önüne alındığında sahibini milyoner yapabilecek boş bir tarla ortaya çıkıyor.
Yine de Beşiktaş adına istikrardan yana duralım derim. Y.D. hiçbir hoca ile 2 tam yıl çalışmamışken bunu Schuster ile yaşamak zorundadır. Tekrar suçu hocaya atıp işten paçayı sıyırırsa(ki İbrahim olayından sonra Schuster’e taraftarın bakışı hiç de iyiye gitmiyorken olasıdır) samimiyetsizliğin en büyüğünü yapar ve daha da ilerisi yoktur.
Seneye bu takımın geri beşlisini düzeltilmez ve bir de son vuruş ustası gelmez ise aynı teranelerini dinler dururuz…
Dinamo Kiev’in Almeida’sı sivrisinekten farksızdı ha bir de ülkenin yan top sorunu var demesin kimse…Hocan yabancı, takımının yüzde 85’i yabancı…Eee…
Bu skordan sonra Kiev’e gitmeye hevesli olan adamların eşlerine iyi bir boşanma avukatının numarasını verebilirim…
Bir de Emre Tilev'in Q7'nin kırmızı kartına kadarki iyi niyeti(ki o kartı görmese gösterdiği bireysel dirençten ötürü kendisine destan düzerdim) yanında Polyana halt etmiş...

Üzülmeyin ha Çernobil ha Beşiktaş....

 Başlık Atla gel Şeva filminden...

Kıdemli Yabancıların Geçirdiği Günler ve Güncel Puan Cetveline Etkileri



Hayatın gerçekleri çoğu yerde aynıdır. Penguen’in 2006’daki ilk kapağı da konumuzun bir yerinde bize destek çıkıyor. Takımlarımız King-Kong gibi kendisiyle Empire States binasının üzerine çıkanları lig değişimiyle tekmeliyorlar. Buna teknik adam da futbolcu da dahil oluyor.
İki hafta evvel Yılmaz Vural’ın istatistikî verilerle de destekli “iyi futbol bir işe yaramıyor” üzüntüsü ile Don Balon’un araştırmasını karıştırdım. Don Balon’da yabancı futbolcuların hangi sezondan itibaren kulüplerinde oynadıkları araştırılmıştı. Bir adım daha atarak Türkiye’deki en kıdemli oyuncuların kaç gündür takımlarına yer aldığını ve puan cetvelindeki yerlerine etkisinin olup olmadığına bakalım.

Öncelikle İspanya’daki durum…

Türkiye’deki durum

Türkiye liginde herhangi bir anormallik söz konusu değilken İspanya’da ilk 15 takımda Real Madrid ve Bilbao dışında herhangi bir anormallik söz konusu değildir. Aslında Don Balon’un araştırması Diarra’nın transferinden birkaç gün evvel gerçekleşmişti ama kendisi ayrılınca Higuain ve arkadaşlarını ekledim. O mor rengin sebebi güncellemedir. Athletic Bilbao’ya ise yıllardır gıpta ile baktığım için herhangi bir renk bulamadım. Sözün özü Barcelona’nın 16 takımlı lig isteğine selam ederken yabancıların kıdemli olmasıyla başarının da ilgisinin olmadığını söylemek imkansızdır.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Quaresma mı Oksijen yoksa Guti mi Hidrojen...

Sergen ile Mehmet yanyana oynar mı vesaire vesaireden sıkılanlar için de gelsin, sayılar bazen yalan söyler ama oksijen olan Q7 mi Guti mi her şeye detaylıca bakalım...
Hansel ve Gretel ülke futbolunun cadılarına karşı mücadele etmek zorunda. Futbol açlığı kol gezmesine rağmen yeşilimtırak bir ülkede adam yemek, yamyamlık üstatlarının damağında suç lekesi bırakmadan yutaklarından akabiliyor. Neyse ki Sergen ile Mehmet yan yana oynar mı? minvalinden bir cümle futbol anlayışımızdan çok öteye gitmiş gözüküyor. Şimdilerde olabildiğince futbol pırlantasını görgüsüz Rap yıldızlarından geri kalmadan her yerimize döşüyoruz. Bunda hiçbir sakınca görmüyorum. Hatta Beşiktaş’ın şampiyon olamamış takımlardan bazılarının yaptığı sıra dışı transferleri bile gölgeleyecek standartta kurgulanması boyu 2 metreyi aşmış öğrencinin hala en ön sırada oturmasına eş değerdi. Zaten 4 takımın upuzun boylarına rağmen en önde yer almalarının nedeni ha bire vizyoner pozisyonda kalmalarıydı, bunun sebebi de kısaca: aşırı miyopi… Tam da bu anda Beşiktaş tüm gözyaşı denizinden arta kalan kumlarla harika bir gözlük döşedi kendisine ve de sınıfın öğretmeni kendisini arka sıralara davet etti!
Futbolda sadece kurnazlığın önde gitmesi hatta rakibin boşluklarının değerlendirilmesi noktasında bir anlayışta(reel politik) bu iki pırlantanın kulaklarımıza fısıldadığı Van Gogh eksilmesiyle mi sonuçlandırılacak…
Beşiktaş karşı-atak takımı olsa şu an 15 puan fazlası olacaktı lakin (iyi bir kontratağın verdiği hazzı hiçbir şeyden alamasam da) Papaz da Vedat Milor izliyor artık…
Schuster’in getiriliş öyküsünü Serdal Adalı’dan dinlediğimden beri pek de kızamıyorum. O konuşmadan alıntı yapalım:
“Schuster : Siz nasıl bir futbol istiyorsunuz.
Beşiktaş : Sürekli saldıran, sürekli hücumu düşünen, karşı kaleye yığılıp baskı kuran
Schuster: (yanındakilere dönerek) Demek ki hala birkaç tane futbol çatlağı kalmış”
Yönetim bunu talep etmiş zaten okun ucunu rakip kaleye çevrili bırakmıştır. Lakin Schuster’in bilmediği şeyler son vuruşlarda bu denli pinti kalınması ve maç içindeki yoğunlaşan sertlikler. İlk varsayım üzerinden geçersek Trabzon için geçerli olan erken gol ihtiyacı Beşiktaş için de geçerlidir. Beşiktaş’ın öne geçtiği maçlarda çok da rahatlama göstermediğine dikkat ettiğimizde sene başında yapılacak bir “hasbi strik er” hamlesiyle bile ligin ilk döneminde 40-42 aralığında bir puanımız olurdu. Yazımızın eksenine yakın bir varsayım olan ikinci maddeyi de göz ardı etmemek gerekmektedir. Bu adamlar üzerine yoğunlaşmış kemikaze saldırılarına en karşılı insan bile iyi gözle bakmıyor. Biz her ne kadar rakip takım hocaların bunu bilinçli olarak uyguladığını söylesek de oyuncunun damarlarına işlemiş bireysel taktiğin de hocasından bağımsız şekilde işlemesi hidrojenle – oksijeni sinir krizine sokmaya yetiyor. Zaten Simao, Fernandes, Almeida geldiğinde Guti ve Q7’nin sevinmelerinin nedenlerinden birisi artık faullerin ağırlıklarının kendi üzerlerinden kalkması idi ve maalesef bundan lig adına utandım…
Yazının bundan sonrasında hidrojen ve oksijen kim ona karar vereceğiz. Anaokula gidenlerin bile bildiği suyun kimyasal formülünü anlatmaya gerek yok. Bu iki adam birleşince zaten su olmaktalar aradığımsa hangisi tek başına kaldığında ciğerlerimize dolan oksijen olduğudur…
Renklerin karşılıklarını verelim.
Buradaki verilerde söz konusu olan lig karşılaşmalarıdır ve ilk olarak iki futbolcunun birlikte oynadığı maçlara bakalım. Bunu da ikiye ayırdım. Öncelikle ilk 11’de birlikte oynadıklarında sonrasında ise herhangi birisinin oyuna dahil olmasıyla oluşan sonuçlar.

Burada en çok dikkatimi çeken şey ne Q7 ne de Guti ligin ilk döneminde İnönü'de birlikte ilk 11 çıkmış. Başarı oranı deplasman maçlarında %67, İnönü'de ise %100. Eğer bu birliktelik devam etse deplasman maçları bu listede ağırlıklı olmasına rağmen Beşiktaş'ın 20. haftadaki alacağı minimum puan 43.80...
İstanbul takımlarıyla oynanan iç saha maçlarında Schuster'in sadece birini oynatıp diğerini sonradan sahaya sürmesi ilginç. Başarı oranı %16.66.
Manisaspor maçında ikisi de yok ve sonuç kaçınılmaz...
Biri hiç oynamazken diğeri oyuna sonradan dahil olduğunda da başarı oranı %16.66.
Guti'nin oynamadığı sadece Q7'nin oynadığı maçlarda yenilmemişiz. Başarı oranı fifti-fifti...
Guti'nin oynayıp Q7'nin hiç sahne almadığı maçlarda da Herromerrospor'a dönüşüyoruz. Başarı oranı %57 ama 0 çekilen maçların hepsi deplasman ve de Guti ya oyuna sonradan girmiş ya da oyundan atılmış. Bu da başarı oranının biraz daha  yüksek olacağını gösteriyor...

Sonuç: Guti Oksijendir...
Related Posts with Thumbnails