Fatih Terim’e karşı olanların söylemlerinden biridir. Galatasaray’da Hagi olmasaydı Fatih Terim’in bir hiç olduğundan bahsederlerdi. Fernando Muslera’nın iki deplasman maçında “Pitbull’dan kaçan kedi ruhunun da yol açtığı hasar bu cümleleri bazılarında yeniden diriltti. Galatasaray’ın elinde sadece lig olduğu için Hagi’siz Terim’in 96-2000 arasında ligde aldığı puanlara bakalım.
Fatih Terim döneminde Galatasaray 29 lig maçında Hagi’den yararlanmamıştır.
1996-97 Sezonu
Hagi’nin oynamadığı maçlar
Galatasaray karşı Fenerbahçe, Ankaragücü, Sarıyer ve Zeytinburnuspor. Galatasaray’ın bu maçlardaki puan tablosu
1997-98 Sezonu
Hagi’nin oynamadığı maçlar
Galatasaray karşı Gençlerbirliği, Ankaragücü, Karabük ve Trabzonspor. Galatasaray’ın bu maçlardaki puan tablosu
1998-99 Sezonu
Hagi’nin oynamadığı maçlar
Galatasaray karşı Adanaspor, İstanbulspor, Erzurumspor(2) ve Ankaragücü(2). Galatasaray’ın bu maçlardaki puan tablosu
1999-00 Sezonu
Hagi’nin oynamadığı maçlar
Galatasaray karşı Göztepe, Erzurumspor, Gençlerbirliği, Beşiktaş, Denizlispor, Fenerbahçe, Vanspor, Gaziantepspor, Samsunspor, Adanaspor, Trabzonspor, Kocaelispor, Altay, Bursaspor(2). Galatasaray’ın bu maçlardaki puan tablosu
Genel puan durumu
Fatih Terim'e haksızlık edilmiyor mu?
Genel puan cetvelinde 2 mağlubiyet görüyorsunuz ya…İşte onlar Galatasaraylı Fatih Terim’in takımla aldığı ilk ve son mağlubiyetlerdir. Biri meşhur 4-0’lık Fenerbahçe karşılaşması diğeri ise Altay…
Hagi'den öte bir şeyler var
Hagisizliği tartışmanın pek fayda getirmeyeceğini herkesin görmesi gerekir ve teknik adama 10 numara üzerinden laf etmek de sadece patinaj çektirir. Başka şeyleri konuşmalı. Sonuçta Fatih Terim kendi oyuncusunu kendi yaratmadıkça 4 yıllık başarısının üzerine çıkamayacak. Üst sınıf teknik adamların çoğu isimli futbolcuların yardımıyla başarılı olmanın hayallerini kuruyor. 2. kez takımın başına geçtiğinde şu andakilerden iki kademe altta yer alan oyuncuları seçmişti ve sonu kötü oldu. Bu defa elindeki oyuncuların kalitesinden kimsenin şüphesi yok ama Fatih Terim “hazır oyuncu” modeliyle nasıl başarıya ulaşabilir? Ancak ve ancak Milli Takım hocası olduğu zamanlardaki gibi her şeyi maç maç düşünecek. Kendisinin katalizör rolü olmadan forma verdiği adamlarla Avrupa'da başarı çok ama çok uzaktadır. Eğer geçmişini hatırlamak istiyorsa City deplasmanındaki Napoli’yi izlesin…Walter Gargano’yu izlesin…Kaosu izlesin…
Algı bozan seriye epeyce ara vermiştik. Şimdi de son beş sezonu kapsayan bir görünümle devam edelim. Aslında algısı bozulanların içinde ben de varım. Zaten evvela insan kendi dogmalarını yıkarak köklerini geniş bir alana salabilir. Herhangi bir yelde yıkılmamanın ilk şartıdır bu.
Bu sefer de Bank Asya’dan hocalarıyla devam edenlerin STSL’e çıktığı sezon kümede kalıp kalmamalarına bakalım. Hoca değişikliğine hala karşı olduğumu belirteyim. Bu durumu anlatacak onlarca şarkı, türkü sözü vardır. Aşağıdaki videoyu da Samsunspor’u şampiyon yapan Hüseyin Kalpar’ın son sözleri olarak sezdiğimde yazının ilhamı! geldi ve galiba Samsunspor’un yeni hocası bir dönem Gaziantepspor’u çalıştırmış Jose Couceiro gibi gibi. Muhtemelen de kümede kalırlar.
Aşağıda okuyacağınız durumda son 5 yılda herhangi bir Bank Asya ekibini Süper Lig’e çıkaran hocanın değişimi ve o takımın kümede kalıp kalmaması temel alınmıştır. Bu nedenle Bucaspor’un 3. teknik direktörü ile sezonu bitirmesi konu dışıdır. Odak noktasını iyi belirlemek gerekiyor sağlıklı bir gözlem için. Bilgileri TFF bilgi bankası ve gazetelerden aldım.
2009–2010 sezonundan 2010-11 sezonuna taşınan takımlar Kardemir Demir Çelik Karabükspor, Konyaspor ve Bucaspor’du. Karabükspor Yücel İldiz’le şampiyonluğu yakalayarak Süper Toto Süper Lig’e giriş yaptı ve bunun neticesinde İldiz’le devam etme kararı aldı. İlk beş haftada 9 puana ulaşınca da sezon sonunu kendisiyle getirdiler. Sezon sonu 44 puan ve dokuzunculuk hiç de fena değildi. Takımın iki kozunun da sakatlıklarına rağmen elde edilmiş bir başarıdır. Florin Lucian Cernat Bursaspor maçında sakatlandı ve toplamda 22 maç oynadı, Emmanuel Chinenye Emenike ise 23 maçla sezonu geçirmiştir. Karabükspor’un attığı gollerin (7+14)/46 = %45.6’sının bu ikiliden geldiğini de belirtelim.
Konyaspor’da Ziya Doğan’ın ilk maçındaki rakibi, 28. haftada, (28 Nisan 2010) Kocaelispor’du. Göreve geldiğinde Bank Asya puan cetvelinde Konyaspor beşinci iken sezon sonunda altıncı sıraya geriliyordu. Konyaspor, Ziya Doğan ile yoluna Süper Lig’de devam etme kararı aldı. Beraberlikleri 21 hafta sürdü. Bucaspor deplasmanından -1 averaj oluşunca
(3-2) Konyaspor yönetimi de göreve Yılmaz Vural’ı getirdi. Ziya Doğan maç başına 0.71 puan almışken Yılmaz Vural da 0.69 puan aldı.
Bu sezondaki son takım Bucaspor’du ve kendi kendine ihanet etmenin ne denli kabarık bir fatura çıkarabileceğini öğrendiklerini umalım. 2009-10’da Özcan Kızıltan ile 64 puan topladılar ve ikinci mevkiden bilet aldılar. Sonrasında yönetim Bülent Uygun hamlesiyle kendi ipini çekti. Bülent Uygun 6 puan aldı ve maç başına gol ortalaması 4/7 (0.57)’de kaldı. Ardından gelen Samet Aybaba ve Sait Karafırtınalar’da maç başına 1.14 gol attı Bülent Uygun’a karşın puan ortalamasında biraz geride kaldılar ve ligden düştüler. Özcan Kızıltan ise bu sene Göztepe’yi şampiyon yaparak takımı Bank Asya’ya taşıdı. (Devam eden 2 / Küme düşen 1) (Devam etmeyen 1 / Küme düşen 1)
2008-2009 sezonundan 2009-2010 sezonuna taşınan takımlar Manisaspor, Kasımpaşa ve Diyarbakırspor’du. Manisaspor’da Levent Eriş, Süper Lig’e geçemedi ve koltuğunda Mesut Bakkal oturdu. Manisapor’da sezonu Reha Kapsal bitirdi ve sezonu 37 puanla 14. sırada tamamladılar. Diyarbakırspor’da Coşkun Demirbakan yerine Ziya Doğan geldi ve takım küme düştü. Kasımpaşa ise Besim Durmuş ile yola devam etti ama ilk dört hafta sıfır çekince Yılmaz Vural geldi ve Kasımpaşa ligde kaldı. Bu sezon, Ankaraspor’un hükmen küme düşürüldüğünü de unutmamak gerekir. (Devam eden 0 / Küme düşen 0) (Devam etmeyen 3 / Küme düşen 1)
2007-2008 sezonundan 2008-2009 sezonuna taşınan takımlar Kocaeli, Antalyaspor ve Eskişehirspor’du. Engin İpekoğlu Kocaelispor’da görevinde kaldı ama 4 haftada bir puan alınca yollar ayrıldı. Kocaelispor küme düştü. Antalyaspor ise Hikmet Karaman yerine Josef Jarabinsky’i takıma getirdi. 8 haftada 2 puan alınınca da yerine Mehmet Özdilek geldi. Mehmet Özdilek de 25 haftada 35 puan daha topladı ve Antalyaspor 40 puanla sezonu 12. sırada tamamladı. Eskişehirspor ise Nejat Biyediç yerine Rıza Çalımbay’ı göreve getirdi ve takım 40 puanla 11. oldu. (Devam eden 1 / Küme düşen 1) (Devam etmeyen 2 / Küme düşen 0)
2006-2007 sezonundan 2007-2008 sezonuna taşınan takımlar Hacettepe Spor(Oftaşspor), Büyükşehir ve Kasımpaşa idi. Hacettepe Spor’da Osman Özdemir, Büyükşehir’de Abdullah Avcı ve de Kasımpaşa’da Ömer Kadri Özcan görevlerine en üst ligde de devam ettiler. Sadece Kasımpaşa’da Ömer Kadri Özcan maç başına 1 puan alınca da altıncı haftada Kasımpaşa ile yolları ayrıldı ve İstanbul ekibi küme düştü. (Devam eden 3 / Küme düşen 1 ) (Devam etmeyen 0 / Küme düşen 0)
2005-2006 sezonunda 2006-2007 sezonuna taşınan takımlar Bursaspor, Antalyaspor ve Sakaryaspor’du. Antalyaspor, Yılmaz Vural ile kader ortaklığı yapmıştır ancak sezon öncesinde 39 puanla ligde kalınabileceğini belirten Yılmaz Vural’a karşın Antalyaspor 39 puanla bir alt lige yuvarlanmıştır. Nejat Biyediç ile Sakaryaspor devam etmiş ve takım küme düşmüştür. Bursaspor da Raşit Çetiner ile devam etmiş ve 45 puan toplayarak sezonu 10. olarak bitirmiştir. (Devam eden 3 / Küme düşen 2 ) (Devam etmeyen 0 / Küme düşen 0)
(Devam eden 9 / Küme düşen 5 ) %55.5 başarısızlık
(Devam etmeyen 6 / Küme düşen 2) %33.3 başarısızlık
Bu sefer çuvaldız kendimedir de. İnsan geçmişe dair bir inandırılmışlık duygusuna kapılıyor. Ne yaparsa yapsın değiştiremiyorsunuz. İşte Tanju ile Gerson arasındaki gol sevincinin aslında daha evvelden yapıldığını görünce pek iyi şeyler hissetmedim. Milliyet arşivinde gezinirken gördüğüm bir fotoğraf başımdan kaynar sular döktü. Artık hatıraları silme zamanı gelmiştir. Gerson ile özdeşleştirmişimdir bu sevinci. Kendisinin bulduğuna inamışımdır. Hatta evlatlarının şöyle bir fotoğrafı da var. Kendilerini babalarına benzetmişler.
İşte aşağıda gördüğünüz resimdir anılarıma format çeken. Mustafa Yücedağ ile Tanju'nun gol sevincinin bulunduğu resmin tarihi 1990; Gerson'un Türkiye'ye gelişi ise 1991. Buyrun cenaze namazına. Tanju bu sevinci kendi bulmuş mudur? Orası hiç mühim değil. Mühim olan zihnimizin yanılgısıdır. Yanılgı içinde olan tek ben değilim. Milyonlar var, adım gibi biliyorum. :)
Aslında çoğunluğun yanılgısıdır bu. Türkiye Milli Futbol Takımı 4 gün ara ile oynadığı maçlarda iki maç üst üste kazanamamıştır söylemi sürer gider. Bu 4 günlük takvimler 2000’lerin sıkışmış maç trafiğiyle başlar . Bunu “Uluslar Arası” olarak da nitelendirebiliriz. 10 yıllık devirde tam 56 karşılaşma oynamışız hedefimize bir turnuvaya iştirak şartını koyarak. Bu da tam olarak 2 adet “maç çiftini” beraberinde getirmiştir. Ve ister inanın, isterseniz inanmayın bu 28 maç çiftinden sadece sıfır çektiğimiz sayı birdir. Bu durumu sağlayan ise 2010 Dünya Şampiyonası Elemeleri’ndeki rakibimiz İspanya’dır. İspanya’da da Türkiye’de de kaybetmişizdir dünyanın en iyi takımına. Geriye kalan 27 maç çiftine bakalım:
Bir mağlubiyet, bir galibiyet aldığımız maç çifti;
4
Bir mağlubiyet, bir beraberlik aldığımız maç çifti;
3
İki beraberlik aldığımız maç çifti;
2
Bir galibiyet, bir beraberlik aldığımız maç çifti;
11
İki galibiyet aldığımız maç çifti;
7
Yani yüzde 67 oranında en az 4 puan cebimizde oluyor ve 4 maç çiftinden birinde 6 puanı alıyoruz. Ezbere konuşmuyoruz…
Isınamadığım kuralların başında geliyor. Direkt ifadeyle “Kuma” getirmekten farksız bir durumdur. Her ne kadar Galatasaray ve Arsenal bu uygulamanın nimetlerinden faydalanıp ülkemize iki kupanın yolu açılsa da içimdeki haksızlık vesvesesini azaltmaya yetmiyor. Başlık özelinde ise kendimle çelişiyor gözükmekteyim ve iç paradoksumuz belki de son üç yıldaki ivmenin artıya dönmesinden kaynaklanıyor ama dedik ya on bir yıllık bir geriye bakış kendimi de dâhil ettiğim gruba “bir dakika kardeşim” diyebiliyor. 1999–00 sezonunda başlatılan uygulamanın 11 finalinde 22 takımı izlemişiz. Tam 22 finalistin 9 tanesini(%41) bu uygulamadan faydalanan takımlar oluşturmaktadır. Bu takımlardan dördü de kupayı müzesine götürmüş. Kabaca yüzde kırkın altında bir başarı oranı.
Son üç yıllık ivmelenmeyi çıkarıp durumun ne halde olduğuna bakarsak. 16 takımın 5(%32) tanesinin Şampiyonlar Ligi’nde gruplardan elenerek alt turnuvaya geldiğini görüyoruz. 5 finalistten de sadece Galatasaray ve CSKA Moskova şampiyon olabilmiştir. Yani başarı oranı tam olarak 2/8 yüzde yirmi beş. Son üç seneyi de eklediğimizde finalist olma oranı yüzde 25 artmıştır(yüzde 32’den yüzde 41’e); şampiyonluk yüzdesindeki artış ise %44'tür(yüzde 25'den yüzde 36).
İşe herhangi bir finalistlik açısından baktığımızda 11 finalin yedi tanesinde en az bir Şampiyonlar Ligi patentli takım finalist olmaktadır. İlk sekiz sezonda (2000 ila 2007 finalleri) dört finalistlik sağlanmıştır ama son 3 tanesinde bu oran yüzde yüzdür yani her üç sezonda da en az bir ŞL patentli takımı finalist olarak görmekteyiz. Bu denli artışı görmemek olası değil.
Velhasıl kelam UEFA, Avrupa Ligi’ni gerçekten benimsiyorsa ya Şampiyonlar Ligi kadar bütçe ayırmalı bu kupaya ki üçüncülükten gelen takımlarla Avrupa Ligi’ndekilerin mücadele güçleri eşitlensin ya da artık Şampiyonlar Ligi’nden üçüncüler aktarılmamalıdır. Evet, veriler beni yalanlıyor ve UEFA’nın argümanı sağlam kalabiliyor ama beş turnuva sonrası Şampiyonlar Ligi’nin burada da hüküm sürmeyeceğini kim iddia edebilir; kim figüran olmak ister...
Yanlış söylem serimizi uzun zamandır güncellememiştik. Yukarıdaki klişe futbolda ve bunun alt kümesindeki ülkem liginde pek bir anlam ifade etmiyor. Yukarıda gördüğünüz üzere son 23 şampiyonada tam 9 kez en çok gol atan takım şampiyon olmuştur(turuncu). 8 defa hem savunmada hem de hücumda denge tutturan takım şampiyon olmuştur(yeşil). Geri kalan 6 sezonda da savunması hücumundan daha iyi takım şampiyon olmuştur(kırmızı). Yine de siz istediğiniz her şeye inanabilirsiniz... mi acaba?
Aslında yanlış söylem lafı birazdan okuyacaklarınızı pek karşılamayacaktır. Ernst ve Tjikuzu’nun pembe yalanlara daldırılmış sözlerinden bahsedelim. Maarif takvimimizin yapraklarını 2009’un 28 Haziran gününe çevirdiğimizde günün erkek ismi olarak Razundara’yı göreceğiz. O gün Fanatik’te Murat Akbaş imzalı kısa söyleşisinde ne demiş Tjikuzu “Büyük takım atmosferini biliyorum, kendime güveniyorum. Ayrıca bir şeyi daha hatırlatmak isterim. Werder Bremen’de oynarken, geçtiğimiz sezon Beşiktaş’ta harikalar yaratıp alkış alan Ernst benim yedeğimdi. Pizzaro, Ailton ve Frings gibi isimlerle aynı takımda oynadım” mesajlarını yolladı. Hugo Broos’u da tanıdığını belirten Tjikuzu, “Zaten kaliteli bir kadro vardı. Şimdi bir kan değişimi yapıldı. Bunun olumlu yansıyabileceğini düşünüyorum” diye konuştu.
Bir insan kendisini parlatmak, özel bir yere koymak için bu lafları söyleyebilir zira Ernst’in katkısıyla Beşiktaş’ın şampiyonluk kupasını kaldırdığı bir sezonun ardından Fabian’ın ününe basarak havalanmak doğal da karşılanabilir. Razundara’nın bu tavrını şarkıcılıkta istediği yere gelememişin zamanında kendisine vokallik yapanı şimdinin büyük yıldızını aşağılaması ile pek bir fark da göremeyebilirsiniz.
Belki de Trabzon taraftarını hipnoza sokmaya çalışmak istemesinden kaynaklanan sözlere ise Ernst 4-4-2 Aralık sayısında Erdem Kabadayı’nın sorusuyla cevap veriyordu.
E.K:Trabzonsporlu Tjikuzu, FourFourTwo’ya verdiği röportajda(blog yazarının notu: Bu röportaj Kasım ayındaki 4-4-2’da çıkmış olup Fanatik’in söyleşisi Haziran ayına aittir bu nedenle Fanatik’i kaynak olarak gösterdim) ”Türkiye’ye bomba transfer olarak getirilen Ernst, Bremen’de benim yedeğimdi” dedi. Senin bu konuda ve Tjikuzu hakkında söyleyebileceğin bir şey var mı?
F.E:Belki espri yapmıştır(kahkahalarla gülüyor)! Onunla iyi arkadaşız, Werder Bremen’in başarısı için onunla birlikte uzun süre mücadele ettik. Daha çok ben oynadım o yedekti! Size güzel bir şaka yapmış!
Şimdi kırmızılı cümlelerde ikisi de birbirini kendisinin yedeği olmakla alaya alıyor! İşin gerçeği bu mu? Hayır…
Werder Bremen’de ikisi de orta saha oyuncusu olmasına rağmen 2. bölgede farklı yerlerde oynatılmışlardır. Tjikuzu sağa kanada yakınken Ernst sola yakın oynamıştır ve bu ikili bir kere bile birbirinin yerine oyuna dâhil olmamışlardır. Üstelik 3 sezonda tam 36 maç aynı anda sahada yer almışlardır. Aşağıya birlikte oynadıkları maçların listesini çıkardım. En aşağıda da sesi açarsanız bonus :)
Not: Ayrıca yıllar içinde Ayhan Akman, Ömer Üründül'e kendisini ön libero olarak kabul ettirmiştir!
Bugün yeni bölüme başlıyoruz. Bazen hepimizin sürekli yanlış kullandığı kelimler bazen de futbolcuların kavram kargaşası yaratan sözleri "bence" özelinde yorumlanıyor. Bu seriye ilham kaynağı olan İbrahim Üzülmez'in bugün Milliyet'te yer alan açıklamalarıdır. Serdar Sarıdağ imzalı haber:
Kaptan İbrahim Üzülmez, kariyeriyle ilgili ilginç açıklamalarda bulundu.Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli tarafından geçtiğimiz sezonun sonlarına doğru kaptanlığı geri verilen Üzülmez, “Eğer 30 yaşın altında olsaydım yönetim benimle beş senelik anlaşma imzalardı. Daha öncesinde 35 yaşıma geldiğimde futbolu bırakırım diye düşünüyordum. Ama inanın ben de çok şaşırıyorum çünkü yaşım ilerledikçe çok daha iyi oynamaya başlıyorum. Sanırım tecrübe, yetenekle birleşince ortaya böyle durumlar çıkıyor” ifadelerini kullandı.Gücünün yettiği kadar futbol oynayacağını söyleyen İbrahim Üzülmez, “Bu sezon sonu mukavelem bitiyor ama sözleşmemde bir senelik daha opsiyon var. Açıkça şunu söyleyeyim, Beşiktaş’ta futbol oynamaya devam etmek istiyorum. İnşallah yönetim sezon sonunda opsiyon haklarını devreye sokar ve ben de bu takımda futbolumu oynarım. Her ne kadar opsiyonum bir sene olsa da sanırım bundan daha fazla bir zaman futbol oynamaya devam edeceğim” diye konuştu.
Kırmızılı cümleden bahsetmek istiyorum. İbrahim Üzülmez tecrübeyi yetenekle birleştirerek sinerji yarattığını hatta satır arasında ikisinin de zamanla kademe atladığından dem vurmuş. İbrahim Üzülmez'in kullanması gereken cümle yoksa şu şekilde mi olmalıydı? "Sanırım tecrübe yeteneği geçince ortaya böyle durumlar çıkıyor"
Sizce yetenek geliştirilebilir bir şey mi? Potansiyelci misiniz yoksa kapasiteci mi? Bu iki kelimenin ayrıldıkları özel bir nokta var. Potansiyel kelimesini kullananlar belirsizliğin hükmünü öne sürmektedirler ama bilindik "Football Manager" terimiyle açıklarsak onların algıladıkları kelime "flair"'e denk gelmektedir. Yani sözcüğün içerisinde bolca içgüdüsel tepki, tahmin edilemeyen davranış bulunmaktadır. Kapasiteciler de yani "ability" kavramına daha yakın duranlar da bir futbolcuya sabit bir sayı atarak onun maksimumunu önceden belirliyorlar. El alem ise FM'de bize de yardımcı olacak şekilde bir güzellik geliştirerek "potential ability" kavramını kullanıyor. Bu kavramdaki içeriğe yukarıdaki gibi stabil sayı atmalarının yanı sıra bir sayının önüne eksi getirerek onun geleceğini de belirginsizleştirmektedirler. Biz önüne eksi atılmasından yanayız ama ucuna hiçbir sayı eklemeden. Geleceğin belirginsizleştirilmesinden yana olduğumuzdan yetenek kelimesinin spordaki karşılığında aklımıza "potansiyel kapasitenin limit-siz" olduğu gelmelidir...Cümlede geçen tecrübe kelimesine başka zaman değiniriz. Sözlerimiz yetenekle alakalıydı.